______________________________________________ RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ ___________________________________________________________
RIFAT ILGAZIN ŞİİRİ'NE KISA BİR YOLCULUK / BİLDİRİ ÖZETİ
MEHMET AYDIN ____________________________________________________________
Şair ve yazar Rıfat Ilgaz, 1940 toplumcu sanat kuşağının önde gelen sanatçılarındandır. Onun sanat yaşamı üç evreye ayrılır; 1- Birinci dönem şiirleri (1927-1940), 2-İkinci dönem şiirleri (1940-1960,3- Üçüncü dönem şiirleri ve yazarlığı (1960-1993). Ilgaz'in kitaplarının yayınlandığı dönemden önceki ilk şiirleriyle, kitaplaşmış şiirlerine yönelik ürünleri arasında epeyce ayrımlar görülür. 0, ilk şiirlerini genellikle dörtlükler ve üçlüklerle kurar. Belirsiz sevgili için sürekli düşlere başvurur. İçe dönük duygularını dışa yansıtır. Sevgilinin yüzünü solgun çiçeklere benzetir. Sık sık günün yorgunluklarını işler. Renklerin beslediği yumuşak çağrışımları dile getirir. Umutsuzluk ve üzüntülerini anılarıyla unutmaya çalışır. Anlamını henüz çözemediği ya da özüne inemediği gizleri eşeleme yoluna gider.
Öte yandan zamanın akışı içinde insanın kederler ve pişmanlıklar yumağıyla boğuşmasına değinir. Gerçekleşmemiş isteklerle ulaşılmamış özlemlerini açığa vurur. Kaskatı ve engebeli yaşama, birtakım değerler yüklemeye çalışır. Karmaşık yapılı şu bozbulanık dünyada kendisine bir iç ışığı aramaya koyulur. Kimi zaman gece, rüzgar ve anılar iç tedirginliğine neden olur. Kavramlarla doğayı kaynaştırma denemelerine girişir. Dizelerinde akan, devinen, ışıklar ve renklerin cümbüşünde içini yaralayan bir hüzün ve keder oluşur. Genelde şiirlerinin yapısında Parnasçı bir betimleme ağır basar.
Şair için kişiselleşmeyen sevgili, kendinden epey uzaktır. Aşk, onun beklentisinde duyarlıklarının odak noktasını belirler. 0, doğaya eğilirken onu tek yönlü olarak değil, çok yönlü bir bütünlük içinde de alır. Dağların, denizlere olan sınırsız özlemini dillendirir. Sıradan yaşantısının önüne, hiç yoktan engellerin çıkmasından yakınır. Güz duyarlıkları ve sıkıntılarıyla günün yorgunluklarını öne çıkarır. Yaşadığı kasabanın yosun kokan evleriyle, midye kokan çarşılarına yer verir. Bu dönemde dil, henüz karma bir yapıdadır. Yavaş yavaş yalın bir çizgiye doğru yükselir.
Rıfat Ilgaz, asıl sanat kişiliğini ikinci dönemdeki 1940 Toplumcu Kuşağı arasında kazanır. Yarenlik (1943) adlı ilk kitabında, artık kişisel kaygılardan kurtulup doğrudan topluma yönelmiştir. Şiir yapısını, üçlük ve dörtlüklerden kurtarıp daha geniş soluklu bir kuruluşa ulaştırmıştır. Bu dönemde halkın sorunlarını, 2. Dünya Savaşı'nın yıkımlarını, emperyalizm ve faşizmin büyük tehlikelerini ele almıştır. Her türlü emekçiye, yüreğinin bütün kapılarını ardına dek açar. İşlerine erken koşmak zorunda kalan işçilere, uykuya doymaları için kendi uykularını bağışlar. Kış yaklaşırken, parasız pulsuz yaşamak zorunda olanların acılarını paylaşır. Emekçilerin; alacakaranlıkta işyerine koşmaları yanında akşamları evlerine yorgun dönmelerini vurgularken, nafakalarının satıldığının bilincini öne çıkarır.
Rıfat 1lgaz'ın daha çok öyküsel şiirlerini içeren Yarenlik adlı kitabında "Alişim" şiiri, en seçme parçalardan biridir. Orada belirtildiğine göre sağlık önlemleri alınmamış bir fabrikada işçi olan Zileli ayaklarını, Ali ise bir kolunu makineye kaptırırlar. Ne ki, onların raporlan ihmalden yazılır Her ikisi de güvencesiz olarak işten çıkarılıp köylerine döndüklerinde, çevrelerinde daha acıklı durumlarla karşılaşırlar. Bir yerde o, cami avlusunda yatıp kalkan bir insanın cenazesindeki ilgisizlik ve yalnızlığa değinir.
Sanatçı, toplumun dar gelirli olan her kesimini ele alır. Aile bireylerinden, gömüt taşından başka bir dikili çöpü bile bulunmayan babasından, sokak başlarındaki boyacılardan, alanlardaki asılanlardan, tramvay biletçisinin yorgunluğundan ve boşta gezenlerden söz eder. Terhis olup memleketine gidecek bir askerin, bit pazarından bir sivil giysi bulabilme kaygılarından, üç çocuklu bir kadının geçim derdi için kocasından saklı karanlık işlere bulaşmasından, emekli kahvelerindeki umutsuzluk görüntülerinden ve kula kül olmadan dem vurur.
0, İstanbul semtlerinin farklı özelliklerini sergiler. İşsizlik yüzünden parklarda, cami avlularında, izbe kahvelerde vakit öldüren insanların sıkıntılarına ortak olur. Salt kendi dertleri yetmiyormuş gibi konunun komşunun dertleriyle de ilgilenip bu yüzden onun ağzının tadı bile bozulur. Bir ara sanatoryum dekoruna değinerek, orasını bir kurtuluş ocağı kabul eder.
Sınıf (1944) adlı yapıtta daha çok eğitime ve işsizliğe ağırlık verilir, Burada her şiir, gene öyküsel bir kurguyla yansıtılır. Dışarıda çalışarak ailelerine yardım eden açlık sınırındaki okul çocuklarının, okulla ilişkilerini, en çarpıcı yönleriyle ele alır: "Yoklama defterinden öğrendim sizi / benim haylaz çocuklarım! / çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun / Palto, ayakkabı yüzünden / kiminiz limon satar Balıkpazarı'nda (Sınıf s.65)" diye seslenir. İlginç yaşam sahneleriyle insan emeğinin kolayca yok oluş olayları gündeme getirilir. 0, bir eğitimci olarak bu tip öğrencilere karşı hırpalayıcı değil, bağışlayıcı bir tavır takınır. Bu konuda asıl utanmanın büyüklere düşeceğini belirtir. Öğrencilerin özel yaşantılarının dikkate almayan kırıcı ve sövgücü öğretmenleri kıyasıya eleştirir.
Ilgaz; toplumdan kopmuş, eğitim olanağı bulamamış sokak çocuklarının sorunlarına ortak olur. Şaire göre onların yüzleri ancak, kısa süreli olarak sünnet ve mahalle düğünlerinde güler. Hiçbirinin giyimde kuşamda gözleri yoktur. Tek kaygılan ayakta kalabilmektir, Onlar, "Giyinmek bizim için değil...! Bütün zorumuz boğazdan (s.75)" diye haykırırlar. Ayrıca sanatçı, bir örgenleri sakat olan dilencilerle, ekmeğini çöp tenekelerinde arayan sahipsiz insanlara dikkatleri çekmek ister. Yoksul delikanlıların birbirleri arasındaki dayanışma ruhu ile sıcak ve çıkarsız dostlukları övgüler. 2. Dünya Savaşı yıllarında denetimsiz ve bayat besinlerin kimi insanları hastanelere düşürmesine değinir.
Bir başka açıdan o. toplumun çelişkilerini belirtmek için İstanbul'daki görkemli doğum günleri törenlerini. süslü salonlardaki poker partilerini ve ünlü mağazalarla terzileri gündeme getirir. Kolay para kazanan açıkgözleri inceden inceye alaya alır. Kent zenginlerinin yetim ya da sahipsiz köy kızlarını boğazı tokluğuna besleme olarak evlerine alıp onların her türlü işlerde kullanıldıklarını eleştirir.
Yaşadıkça (1948) adlı üçüncü kitapta, 2. Dünya Savaşı'nın halk üzerinde açtığı derin yaralar ağır basar. Rüşvet ve karaborsa alabildiğine yaygınlaşmıştır. Gaz ve ekmek karnesi sıkıntıları, dar gelirlilerin gözlerinde dağ gibi büyür. Savaş sürecinde ekmeğe kül karıştıran fırıncının dillere düşmesi vurgulanır. Doğum için tek yatağa yatırılmış bakımsız işçi kadınların görüntüleri sergilenir. Yasakçılığın hemen her alandaki sıkıcılığı vurgulanır. Şair, hastalıkların ülkede kol gezmesinden söz eder: "Sıtmadan, frengiden, veremden / Ecelden önce yakamızda / İğne iplik oldu hastamız / Veremlinin ekmeği [ ekmeği, süpürge dansı / Köyümüzün yarısı, heyim / Verem sarısı (s.1 87)" der.
0; insanı hiçe sayanların emrinde olmayı, acıların en dayanılmazı kabul eder. Kitapların suç ortağı sayılmasına, Tevfik Fikret'in belirttiği aynı "sis"in ülkemizin üzerinden hiç kalkmamasına, birçok usta kalemin hep ısmarlama yazılar yazmasına isyan eder. Devam (1953) adlı kitabında şiirlerinden bir bölüğünün kuruluşunu, daha kısa yapıda tutmaya başlar. Öyküsellik yerine bundan böyle düşünce öğesiyle ruhsal ilişkilere daha ağırlık verme yolunu tutar. T. Fikret'e, A. Kadir'e, S. Faik'e, M. Uykusuz'a, F. Onger'e, Melih Cevdet'e, Şükran Kurdakul'a, Sabri Soran'a, 0. Kemal'e ve Yaşar Kemal'e göndermeler yapar.
Ayrıca işsizliğin insan ruhunda açtığı derin yaralara değinir: "Kara sevda gibidir işsizlik / Çeken bilir!" der. Politika ve yazın dünyasında "fikir" diye ortaya sürülenlerin, hava cıva içerikli olduğunu söyler: "Fikir fikir karınca duası... / Fikir fikir minare gölgesi... (s.166)" çizgisindedir. Böylece ona göre halk, derin bir uykuya yöneltilip söz özgürlüğü, saz özgürlüğüne dönüşmüştür.
Bir de o, film oyuncusu yapacağız diye kandırılan genç işçi kızlarının acıklı sonlarına değinip, sosyal haklardan yoksun bırakılan insanların durumlarını ele alır: "Niçin omuzların böyle düşük, / Önünden mi geçmedin okulun, / İşte geldin gidiyorsun, / Çalış çalış sonu yok. (s. 17O)" diye yakınır. Öte yandan yoksul evlerin dekorunu çizer: "Ev mi ev, / Oda mı oda, / Ne raflarda kap kacak / Ne duvarlarda ayna... / Nerden baksan iki minder. / Masayı eskiciler götürdü, kilimse çıktı mezada (s. 178) gibi tabloya yer verir.
Ilgaz, yalnız insanların sorunlarına değil. yük altında ezilen hayvanların durumlarına da eğilir. Karabiber dediği eşeği köylüyle eşdeğer tutup onun köyden İstanbul'a getirilişiyle oradaki serüvenini sayıp döker. Bu arada İstanbul'un sokak sahnelerine de değinir. Çıraklık olgusuyla, Karabiber izleğini özellikle "Üsküdar'da Sabah Oldu" (1954) adlı kitabında işlemiştir. Şair, gündelik ekmeğini sağlayabilmek için, küçük yaşta çırak olan çocukların çekilerine ortak olur: "Yusuf körüğüıı başında / Eli yüzü kir içinde, / Alt tarafı çırak. / Bir sıkımlık canı var, / 0 da burnun ucunda / Ha çıktı, ha çıkacak (s. l 93)"
Rıfat Ilgaz, 1960'dan sonraki sanat döneminde kendisini şiirden çok romana yöneltmişse de, şiir çalışmalarından da büsbütün kopmamıştır. Nitekim, bu üçüncü döneminde altı şiir kitabı daha yayımlanmıştır. "Soluk Soluğa" (1962) adlı yapıtında, daha çok kendisini ve aşkını odak alır. Hasta yatarken ona leylak getiren bir sevgiliden dem vurur: "Leylak getiriyorsun bana güneşli bir gün / Leylak leylak bakıyorsun gözlerimin içine / Ölümsüz bir mevsim oluyorsun (s. 231) der. "Karakılçık'ta (1969), halkının yanında olmayan bilinçsiz aydınları adeta topa tutar: "Kaldır başını kan uykulardan / Böyle yürek böyle atar damar / Atmaz olsun / Ses ol ışık ol yumruk ol (s.242)" diye haykırır.
O, Uzak Değil (1971 )"de, geleceğe güvenini belirtir. "Güvercinim Uyur mu? (l974)"da; köpekliğin, köleliğin zincir şakırtısına kafa tutup, teslimiyetçiliği yerin dibine batırır. Cami avlusundaki sömürgen, lapacı güvercinler yerine tunç gagalı, pençesine güvenen güvercinleri yeğler. "Kulağımız Kirişte" (1983) adlı kitabında, yüzüne gülenlere asla güler yüz göstermez. Yokluğa, yoksunluğa karşın yaşama direncini hiçbir zaman yitirmez. "Ocak Katırı Alagöz (1987)"de, çocuklara ve gençlere güzel Türkçemiz'in geliştirilmesini, türkülerin, ağıtların ve ninnilerin öğrenilmesini öngörür. Yasakçılığın sözlüklerden bile çıkarılmasını ister. Şair, kendi çocukluğunu yedi denizin selintisi olarak niteler. En son şiirini de şöyle yazmıştır: "Elim birine değsin / lsıtayım üşüdüyse / Boşa gitmesin son sıcaklığım (s. 335) Böylece o, ölürken bile bir başkasına yardım elini uzatacağını belirtmektedir.
Rıfat Ilgaz, alt katmanlardaki insanlarımızın her türlü sorunlarına el atmayı kendisine büyük bir görev saymıştır.Bunları da yalın bir dile bağlı kalarak, sanatla gün ışığına çıkarmaya çalışmıştır. Ona göre şairin halkına karşı büyük sorumlulukları vardır. Çünkü o, çağının yeni gerçeklerini yansıtır. Sanatla halk arasında sağlıklı bir uyum oluşturur. Şairin toplumu değiştirmesi yanında, kendisini de değiştirmesi gerekir. Bu arada dil de halkın beğenilen içinde sayılıp, değişken bir gerçeğe dayalı olmalıdır. Salt biçimcilik, soyut bir teknikçilik demektir. Şiirde ve yazında, her zaman yeni özlerle yeni biçimler ortaya konmalıdır. Ayrıca Ilgaz; kavgada, özgürlük ve yaşamın savunulmasında şiiri, vurucu bir savut (silah) olarak kullanır. ____________________________________________________________________ Bilkent Üniversitesi Oğretim Görevlisi
|