28 03 2012

RIFAT ILGAZ'DAN ÖYKÜ: KURBAN KANI, TURŞU SUYU, ÖKSÜRÜK

 

RIFAT ILGAZ (3 ÖYKÜ)

KURBAN KANI

TURŞU SUYU

ÖKSÜRÜK


KURBAN KANI

İlk taksiti yatırdığım gün tâââ merdivenin alt başından seslendim bizimkine:
«Salime, oldu bu iş! Altı aya varmaz içindeyiz!»
Birinci ikramiye vurmuş bir piyango bileti gibi sallıyordum elimdeki makbuzu. Bir Köroğlu, bir Ayvazdık ama tam otuz beş yıldır kira evlerinde sürtmekten, ev sahiplerinin ağız kokusunu dinlemekten iflahımız kesilmiş, kanımız kurumuştu. Saymakla tükenmezdi çektiklerimiz... Kiracının, ev sahibi gözünde sinek kadar değeri, haysiyeti yoktur. Kapının önüne silkelenecek çöp tenekesinden farksız görür en hali vakti yerinde kiracısını bile.
Şöyle rahat soluk alabildiğimiz bir apartıman katında bile ancak iki yıl oturabilmiş, bu musibet yere taşınmıştık. Burada rahat mıydık sanki? Daha ikinci ayında aklı başına sonradan gelmiş gibi hemen bir tahliye dâvası açmıştı. Bir sinir savaşıdır başlamıştı aramızda. Diken üstünde oturuyorduk sanki...
Şu kadar yıl devlet kapılarında sürten bir memurdum. Cebimize henüz bir anahtar koyamamıştık ama, ilk taksidin makbuzunu koymuştuk ya...
Bir kağıt parçasında bahçesi ile birlikte bir ev görecek kadar zengin bir hayal gücümüz olduğunu bu gece anlamıştım. Karım, bahçesinde ayçiçeği yetiştiriyor, sonra cayıyor, tavuk beslemeğe kalkışıyordu. Tek katlı olacaktı evimiz... İki oda... Bir mutfak..: Kooperatifin müdürü bilgili bir adama benziyordu. Açık kahverengi bir kâğıdın üstündeki parsellenmiş arsalara bakmış, bana, güneş gören bir ev vereceğini söylemişti. Demek bizim ev, doğuya karşı olacaktı. Arsalar satılır satılmaz hemen temeller kazılacaktı. Dediğine göre bu kış arsalar satılır, ilkbaharda temeller atılırdı, önümüzdeki kış mutlaka anahtarını korduk cebimize. Yaza doğru karım bahçede, boyunca ayçiçeği yetiştirirdi.
Ertesi sabah, beni alaca karanlıkta uyandırdı Salime:
«Kalk!» dedi, «Gidelim, görelim!»
«Neyi be yahu?»
«Evimizi!»
«Ne evi hanım? Daha temeli bile atılmadı!»
«Canım ben de biliyorum temeli atılmadığını. Hiç olmazsa yerini görürüz. Deniz görüyor mu, görmüyor mu? Florya'dan çok uzak mı, asfalt geçiyor mu, geçmiyor mu?»
«Ayol acelen ne? Dur hele, öğreniriz!..»
«İçim rahat etmiyor, kalk gidiyoruz... Ben çayı demledim bile!»
Çayları içer içmez girdik yola... Florya'ya gitmenin bir zorluğu yok! Kırkbeş dakikada indik Sirkeci'ye, atladık trene, doğru Florya! Zorluk bundan sonra başlıyordu. Vurduk tepelere... Kan ter içinde evin yerini aradık. Kooperatif müdürünün dediğine göre, asfalttan ancak çeyrek saat uzaktaydı. Deniz ayağımızın altında olacaktı... Ev yapılacak bütün boş tepeleri karış karış taradık. Çamlı evler dendiğine göre mutlaka bir iki çam olacaktı. Bütün gün dolaştık, ne çama rastladık, ne de parsellenmiş arsalara... Önümüze gelene:
«Çamlı evler nerde?» diye soruyorduk. Yüzümüze şaşkın şaşkın bakıyorlar, sonra saflığımızla alay eder gibi:
«Ne çamı?» diyorlardı, «Bu tepelerde çam değil, ot bile yetişmez!»
Bu sefer biz onların saflığına gülüyorduk:
«Göreceksiniz!» diyorduk. «Kooperatif buralara bahçeli evler yapacak. Ayçiçeği bile yetiştireceğiz bahçesinde...»
Ertesi gün, Çamlı Evler Kooperatifinde aldım soluğu:
«Nerde bizim evlerin yeri?» diye dikildim müdürün karşısına.
«İşte!» dedi.
«Nerde yahu?»
Elindeki cetveli, duvardaki kâğıdın üzerinde gezdirerek:
«İşte!» dedi, «Görmüyor musun?»
Gözlüğü taktım. O, durmadan anlatıyordu:
«Şu caddeyi görüyorsun değil mi?.. Geç ana caddeyi! Birinci sokağa sap, elli metre kadar yürü! Köşedeki ev... Sizin ev!»
«Çamlar nerde?»
«Ne çamları?»
«Çamlar canım! Çamlı evler kooperatifi değil mi bu?»
«Evet Çamlı Evler Kooperratifi!»
«Çamlar nerde?»
«Çamlar mı? Ne çamları, siz dikeceksiniz... Uzmanların raporu var, nah rapor!»
Çekmeceyi çekti. Kapı kadar bir rapor dayadı gözüme.
«Güzeeel!» dedim.
«Biz eğer ayçiçeği yetiştirirsek?»
«O da yetişir! Toprak her türlü çiçek yetiştirmeğe de elverişli!»
«Peki!» dedim, «Su meselesi?»
«Suyun lafı mı olur... Terkos Gölü nah şuracıkta... Bakın plâna, her köşe başında bir çeşme... Nah, sizin evin karşısında da bir çeşme var... Şurası yeşil saha... Şurası park... Şurası çocuk bahçesi... Her evde... Hattâ her bahçede terkos, havagazı... Bakın caddedeki elektrik direklerine, onar metre ara ile... Her taraf gündüz gibi!»
Akşam bizimkine müjde ettim:
«Gördüm!» dedim, «Bizim çamlı evleri... Bizim köşebaşındaki evi de gözümle gördüm. Önünde çeşme... Gerisinde yeşil saha... Az ilerisinde çocuk bahçesi... Geniş caddeler, muntazam sokaklar, her on metrede elektrik direkleri... Su, havagazı... Terkos Gölü burnumuzun dibinde!»
Bir gazetenin arka sayfasında boydan boya Çamlı Evler'in plânını görünce bizimki de inanadı ister istemez. Kestik gazeteyi, duvara çaktık... Bir gazete de fazladan aldım, götürdüm kooperatife:
«Gösterin!» dedim, «Bizim evin yerini!»
Müdür, yardımcısına emir verdi:
«Gösterin lütfen kırmızı kalemle! Beyefendi görsün!»
Müdür yard4mcısı, masanın üstündeki kalemi kapması ile işaretlemesi bir oldu.
«Ne teşkilât?» dedim, «Herifler ezbere biliyorlar arsaları...»
«Aman bir yanlışlık olmasın!» dedim.
Acıyarak yüzüme baktı bütün memurlar!
Bizim kooperatif bu gazete ilânından sonra büsbütün parladı. Ne zaman gitsem kuyrukta on onbeş kişi... Ellerinde ikişer bin liraları...
Dedikleri gibi ilkbaharda bir törenle temelleri atıldı. Kooperatifin önünden özel otobüsler kalktı. Tââââ arsalara yakın bir yere kadar güle oynıya gittik. Eh biraz da yürüdük tabiî. Yarım saat kadar... Henüz caddeler plândaki kadar düzgün değildi. Kooperatif müdürü belediye başkanını da davet etmişti. Nutuklar söylendi, kurbanlar kesildi. Bol bol kurban kanı karıştı temellere. Deniz, temel atılan yerden görünmüyordu ama, duvarlar yükseldikçe deniz de görünürdü, karşıdan adalar da...
Ben artık boş vakitlerimi değerlendirecek bir eğlence bulmuştum. Hemen atlıyordum bir trene... İki saat kadar da yürdükten sonra Çamlı Evlerin yükselen temellerini incelemeğe gidiyordum, ilk temeli atılan evler yirmiyi yirmibeşi geçmiyordu ama... İlk taksidi yatıranlar arasında olduğum için benim hiç korkum yoktu. Beş tane de yapılsa biri benimdi. Köşebaşındaki olmamış da çeşme başındaki olmuş ne çıkardı! Nerde olursa olsun şimdiden evimi öğrenmeliydim.
Plândaki evimin yerini biliyordum ama onunla iş bitmiyordu. İş arsasını bulup çıkarmaktaydı... Kooperatif müdürüne bu iş için belâ olmaya başladım.
«Hangi ev benim?» diye asıldıkça asılıyordum.
Bir gün o kadar ileri gittim ki:
«Evimi göstermezseniz taksiti vermem!» diye direttim!
«Hele durun biraz!» dediler.
«Hemen göstermezseniz surdan şuraya gitmem!»
Yeni müşterilerden korktuklarının farkına vardığım gün, iş biraz daha kolaylaştı. «Gösteririz!» diyorlardı. Ama, önüme düşüp de gösteren çıkmıyordu. Beş on müşterinin ellerindeki parayla kuyruğa girdikleri bir gün:
«Haydi düşün önüme de gösterin!» dedim.
«Canım şu kayıtlar bitsin!»
Kayıtlar bitince işin nereye varacağını biliyordum. Kooperatif müdürü:
«Buyrun!» dedi, «Gidelim!»
Atladık bir arabaya, Çamlı Evler'de aldık soluğu:
«İşte!» dedi, «Şurası!»
«Hani, köşebaşında diyordunuz!»
«Ne yapalım!» dedi, «Burası düştü size!»
Ona da razı olduk. Ertesi gün sabah damladım. Ustabaşının eline bir yüzlük tutuşturdum:
«Bu ev benimdir!» dedim, «Aman sıvası temiz olsun!»
«Sen hiç merak etme!» dedi.
Bir yüzlük de marangoza verdim.
«Aman kapılar, pencereler budaksız tahtadan olsun!»
Bir yüzlük de badanacıya:
«Aman!» dedim. «Badanasına biraz da yeşil boya damlat! Bizim Salime filizi renkten çok hoşlanır!»
Kasımın sonuna doğru evler tamamlandı. Ayın onaltısında törenle tapular verilecekti. Üçüncü taksit olan ikibin lirayı da vermiş, tapuları bekliyorduk.
Tören günü bizimkini aldım yanıma... Kooperatif arabasını beklemeden sabah sabah damladık... Tam yirmidört tane gıcır gıcır ev, sahibini bekliyordu. Kapılar bile ardına kadar açıktı. Salime ile evimizi bulmuş son incelemelerimize başlamıştık. Karım, açık yeşil badanayı görünce ağzının suyu akmıştı:
«Aman ne güzel!» diyor, başka bir şey diyemiyordu. Kapıları, pencereleri açıp kapatıyor, bahşişlerin boşa gitmediğini anlıyordu:
«Ben şu odayı, yatak odası yapacağım!» diye tutturdu. «Canım olur mu?» dedim, «Cadde üstünde yatak odası? Burası oturma odası olsun!»
«Olmaz» diye diretiyordu, «Güneş alan yalnız bu oda...» iş kızıştıkça kızışıyordu. Bizim eve doğru gelen çoluklu çocuklu bir ailenin fikirlerini alabilirdik. Öndeki kasap kılıklı adama:
«Efendim!» dedim, «Siz olsaydınız yatak odası hangisini yapardınız?.. Şunu mu, arkadakini mi?»
Herif boyunduruğa bakar gibi dikti gözlerini: «Anlamadım!» dedi, «Ne diyorsun sen?» «Yani!» dedim, «Şu odayı mı yatak odası yapalım, arkadaki odayı mı? Bizim hanım diyor ki...»
«Yahu!» diye gürledi. «Siz ne söylüyorsunuz? Kimin evine sahip çıkıyorsunuz siz?»
«Kendi evimize...» dedim.
«Bu evin size ait olduğuna dair bir vesika var mı elinizde?..» «Henüz yok!» dedim, «Bugün verecekler tapuları!» «Bu evin tapusu bizim üzerimize.» «Peki öyleyse siz gösterin!»
«Tapular bugün verilecek! Üçüncü taksidi yatırırken plânını gösterdiler!»
«Bize de gösterdiler!» «Yahu! Bu ev benim diyorum sana!» «Bu evin helasını alaturka yaptırdım. Tam ikiyüz lira verdim fazladan. Duşu, banyosu yok! Birine üçyüz lira verdim kurna koydurttum!»
«Peki!» dedim, «Badanasını filizi yaptıran kim söyler misin?» Herif burnundan soluyarak üzerime doğru yürüdü: «Hele bak şuna!» dedi, «Bizim hanım sarı olsun diye tutturmuştu, bu işi sen bozdun demek! Gösteririm sana ben!»
Birden bir kalas parçası almasıyla kafama fırlatması bir oldu. Kadınlar araya girip bizi ayırmak isterlerken baktım kapıda beş nüfuslu bir aile daha belirdi:
«Yahu!» dedim, «Şu canavara bakın bizim eve sahip çıkıyor!»
İki delikanlı fırladı ileri:
«Ne?» dediler, «Sizin eve mi? Bu ev nerden sizin oluyormuş?»
«Kooperatiften öyle söylediler!»
«Çıkın dışarı bakalım! Kimse kalmasın içerde!»
Kasap direttikçe diretiyordu:
«Kimin evinden kimi çıkarıyorsunuz siz?»
Delikanlılar daha ağır basmışlardı.Onlar da yerden birer kalas kaptılar!
«Hayır!» diyordu kasap, «Bu iş burada bitecek bugün!»
Onlar birbirlerini haklıya dursunlar. İki grup daha geldi, kapıda birleşti. Olanı biteni bir süre seyrettikten sonra içlerinden biri çıktı ortaya:
«Arkadaşlar!» dedi, «Bu evde sizin kadar bizim de hakkımız var. Boşuna hırlaşmayın. Evin temeline kâfi miktarda kurban kanı karıştı. Noterlikte kura çekmekten başka çare kalmadı.»
Bu «kan» sözü kasaba birşeyler hatırlatmıştı. Bıçağına sarılmasiyle delikanlıların da, yeni gelenlerin de üzerine yürümesi bir oldu.
Onlar ne yaptılar bilmem, biz evi kurtaramadık ama canımızı kurtarmasını bildik. Kuralar çekildiği gün bile görünmedik ortalıkta. Ya kura bize vurursa mı? Vurursa vursun! Kafama bir kalas yememek için kasap evlerden birine yerleşinceye kadar oralarda görünmiyeceğim!





TURŞU SUYU

Niyazi'ye Aksaray'da rastladım. Kent içi yolculuklarımızı taşıt araçlarına başvurmadan yapardık o günlerde! Hep bir halliydik. Girdim koluna, Lâleli'ye doğru yürümeye başladık.
«Şiir yazıyor musun?» dedim laf olsun diye.
«Başka ne yapabilirim ki...» dedi, «En güzeli, dergiler yayınlamak için bizden para da istemiyor!»
En yenilerinden birini okumaya başladı. Lâleli yokuşuna doğru, gelip geçenlere aldırmadan okuyordu, ağız dolusu. Durağa geldiğimizde, soluk soluğaydı.
«Çekilmiyor Niyazi!» dedim, «Aç açına hiç gitmiyor. Hiç olmazsa bir kahveye girsek de...»
Bütün ceplerini karıştırdı, bulduklarını avucuna topladı:
«Hepsi bu kadar!» dedi, «Sana yeni şiirlerimi bir lokantada dinletmek isterdim. Şarap bardaklarını tokuşturatokuştura... Karnın doydu mu daha da kolay beğendirirdim şiirlerimi sana... Ama ne çare...»
«Zararı yok!» dedim, «Bir kahvede de dinleyebilirim. Hele surdan iki simit alalım! İki de çay...»
Bir şeyler düşünüyordu Niyazi. Yeme içme oldu mu böyle bıyıklarını çekiştirip düşünür, ayna gibi de çıkardı işin içinden.
«Ali'yi görüyor musun bu günlerde?» diye sordu.
«Hayır gördüğüm yok!»
«Görünmez tabi... İşleri yolundaymış Ali'nin, Nisuaz kahvesinde elbise provası yaptırıyormuş!»
Ali zil zamanlarında, toplandığımız Beyazıt kahvelerine gelir, akşamları üç ondan, beş bundan para katıp köftecinin üstünde düzenlediğimiz şarap şölenlerinden nasiplerinirdi. Niyazi'nin kafasında, beklenen mutlu şimşek çakmıştı:
«Buldum!» dedi, «Galatasaray'a gideceğiz!»
«Ne var Galatasaray'da?»
«Ali! Bizim Ali, yeni kafadarlarını bu saatlerde topluyormuş, lokantada... Rakı, şarap gırla! Tam zamanı! Bastıralım!»
Kendi buluşunu gene, kendi beğendi:
«Harika!»
«Harika», o zamanlar modaydı, en çok da Ali kullanıyordu bu sözcüğü... İlhan'ın kötü şiirlerine bile yüzünü kızartmadan:
«Harika!» diyebiliyordu.
Paralarını yeniden saydı Niyazi. Benim bunlara ekliyecek kör, kuruşun} yoktu. Yol paralarını bir yana ayırıp, attı cebinin bir köşesine. Geriye kalanları avucunda sıkarak:
«Yürü!» dedi, «Önce turşucu'ya!»
«NeeeL Zıvıttın mı sen! Aç karnına turşu ha!»
Elimden yakalamış, beni durağın karşısındaki .«Meraklı Turşucu» ya doğru sürüklüyordu.
«Yahu!» dedim, «Aç karnına şiir nasıl gitmezse, turşu hiç gitmez!»
«Turşu değil canım!» dedi, «Turşu suyu!»
«Turşu suyu mu? Ne işe yarar bu turşu suyu?»
«Turşu suyu iştahı açar. Ziyafete gitmiyor muyuz!»
«Miğdem zaten açlıktan kazınıyor, bir de turşu suyu içersem...»
«Uzatma, yürü!..»
Girdik dükkâna. Tezgâhın arkasındaki takkeli adama:
«Bize iki turşu suyu!» dedi, «Çabuk tarafından!»
Niyazi, Turşucu'nun kepçeyle bardağa boşalttığı turşu suyunu, bir dikişte yuvarladı:
«Doldur!» dedi, «İkinciyi de!»
Bardağım boşalınca, elimden aldı, turşucuya uzattı.
«Yeter!» dedim, «İçemem fazlasını!»
«Olmaz, içmen lâzım, içeceksin!»
Kendimi zorlayarak ikiciyi de içtim.
«Çok hoş değil mi?» diye girdi koluma.
«Kazınıyor miğdem!» dedim.
«Benimki de öyle!» dedi, «Şimdi pirzola öyle gider ki, bu turşu suyunun üstüne... Birer şişe de şarap!»
Aksaray'dan gelen tramvaya atladık. Yollar tıkanıktı, Karaköy'ü en azdan yarım saatte geçtik. Galatasaray'a geldiğimiz vakit hava kararmıştı. Müthiş bir eziklik vardı miğdemde, Niyazi:
«Hele şükür geldik!» dedi.
İş gelmekte değil, Ali'yi lokantada bastırmaktaydı. Yoldan geçenlere çarpa çarpa yürüyorduk. Hızla bir sokağa saptı Niyazi, ben de peşinden... Bir lokantanın kapısında durdu, geriden yetişmemi bekledi. Elimden tutup çekti içeriye:
«işte burası!» dedi.
İçerisi kalabalıktı. Bir süre kapının önünde dikildik, Ali içerdeyse bizi görünce masasına çağırması için! Gelen giden yoktu... Birkaç adım daha attık.
«Daha gelmedi mi yoksa?» dedim.
«Kalmaz bu saate kadar!»
Bir masanın önünden geçerken, isteksiz bir el uzandı. Baktım, bizim Çelebi:
«Ne işiniz var buralarda!» diye kalktı ayağa.
«Ali'yi arıyoruz!» dedim.
«Ali'yi mi? işte Ali be!..»
Çulu değiştirdiği için birden tanıyamamıştık. Dalgınlığımıza gülüyordu Ali de:
«Hele oturun şöyle!» dedi, «Eee, hoş geldiniz bakalım! Nasılsınız çocuklar?»
Masanın kıyıcığına ilişmiştik. Çelebi sigara yakıyordu, bize de uzattı:
«Hele yakın birer sigara!»
Sırası değildi ama sigaranın, ister istemez yaktık. Ali, garsonun getirdiği hesabı inceliyordu. Ters ters:
«Şu ne parası?» diye sordu.
«Su parası!»
«Suyu kim içti ki... Hepimiz şarap içmedik mi?»
Gözü bize ilişmişti garson'un:
«Bir şey emreder misiniz?» diye sordu.
«Biz mi?» diye önce birbirimize bakındık, sonra başımızı Ali'den yana çevirdik. O, hiç oralı değildi. Çelebi:
«Salık veririm size çocuklar!» dedi, «Bu şaraptan siz de için!»
Çenesiyle, masanın üstündeki boş şarap şişelerini gösteriyordu. Salık vermekle bitmiyordu ki iş Ali, başını hesap pusulasından kaldırmadan lâfa karıştı:
«Niyazi anlar şaraptan, bir denesin hele!»
Sonra garsona döndü:
«Beylere birer kadeh getir bakalım, beğenecekler mi?»
Cebinden bir yüz liralık çekti:
«Bu iki kadeh şarabı da ekle hesaba!» dedi.
Onları biraz daha masada alıkoymak için, yudum, yudum içiyorduk. Ali, hiylemizi sezmiş gibi hemen kalktı ayağa. Tabaktaki paraları cebine korkan:
«Çocuklar!» dedi, «Bizim yeni eve gidiyorduk, isterseniz siz de gelin!»
Yapılacak başka bir iş de yoktu, hiç düşünmeden:
«Hay hay!» dedi Niyazi, düştük peşlerine. Tünel başından Kuledibi'ne doğru yürüdük. Çelebi'yle önden yürüyordu Ali... Niyazi her adımda biraz daha geriliyordu, bir ara sarıldı koluma:
«Kazınıyor miğdem!» dedi, «Nerden de içtik şu turşu suyunu!»
«Bana şarap, turşu suyundan çok dokundu!» dedim. «İçim öyle yanıyor ki!»
«Hele şu eve bir varalım, bir kuru ekmek olsun buluruz!»
«Belki bir şişe şarap...»
Dolambaçlı yollardan geçtik, kısa bir yokuş tırmandıktan sonra, önümüzden yürüyen Ali duraladı:
«İşte!» dedi, «Bizim apartıman! Meşhur Komando Hanı!»
Başladı tarihten sayfalar çevirmeye. Altı yedi katlı bir apartımandı. Çelebi buraya çok gelip gitmişe benziyordu, yürüdü önden. Hanın tarihine ilgisizliğimizi sezen Ali, Çelebi'ye yetişmek için döşendi merdivenlere, biz de ağır aksak peşinden. Niyazi ikinci katta sızlanmaya başladı:
«İçim bayılıyor!»
«Başım dönüyor!»
«Bir halsizliktir yapıştı dizlerime!»
Benim de ondan aşağı ka'ır yanım yoktu. Birbirimize tutuna tutuna, dura dikile dördüncü katı bulduk. Ali beşinci kattan bize sesleniyordu:
«Evim çok mükemmel! Bir kusuru var, asansörü! Hele bir manzarası var ki... Bütün Haliç ayağımın altında! Davranın biraz canım!..»
Niyazi birşeyler söylemek istedi, söyleyemedi, kurumuş olmalıydı boğazı. Artık trabzanlara tutuna tutuna çıkıyorduk. Biz beşinci kata ulaştığımızda, onlar çoktan son katı bulmuşlardı. Kan ter içinde katları bitirdik. Açık kapıdan girdik içerk Görünürde kimseler yoktu. Terastan geliyordu sesleri. Niyazi önce mutfağa bir daldı, rafları dolapları karıştırdı. Miğdesini bastıracak kuru bir ekmek kabuğu bile bulamamıştı:
«Tükürmüşüm böyle apartmanın içine!» dedi, «Bir dilim ekmek bile yok!»
Ali balkondan sesleniyordu:
«Çocuklar, nerdesiniz be! Hele şu manzaraya bir bakın! Haliç, İstanbul'un neresinden böyle güzel görünür! Şu boğaza bakın bir, pırıl pırıl... Heey! Allı pullu gelinler. Nasıl, Niyaziciğim hoş değil mi?»
Niyazi balkonun beton duvarına dayanmış, baygınlıklar geçiriyordu, Ali, beni çekiştire çekiştire ordan oraya sürüklüyor, durmadan apartımanın görüntüsünü övüyordu:
«Galata Kulesi kapımızın dibinde, gecekondu gibi kalıyor zavallı! Elini uzatsan, yıldızları avuçlayacaksın! Hele şu şu Süleymaniye Camisine bak! Minarelerinin ucuyla burun burunayız! Şu gidip gelen Haliç vapurlarına bak dostum!»
Birden sokuldu Niyazi'nin yanına:
«Biliyorum!» dedi, «Manzara şaşırttı seni, anlıyorum, tatlı bir baş dönmesi içindesin! Sarhoş gibisin! Ne muhteşem dekor, değil mi? Harika! Çok.hoşuna gitti, anlıyorum, dilin tutulmuş sanki... Beğendin değil mi Niyaziciğim!»
«Hem de nasıl!»
Ali, sorusunu genelleştirdi:
«Sevdiniz değil mi, çocuklar?»
Niyazi bir eliyle bana yaslanıyor, bir eliyle de miğdesini oğuşturuyordu:
«Bayıldık!» dedi, «Hem de nasıl bayılma!»
«Manzara harika değil mi?»
«Harika!»
«Haliç!»
«Harika!»
«Marmara, Adalar?»
«Harika!»
«Boğaz!»
«Enfes!»
«Galata Köprüsü, Süleymaniye?»
«Şaheser!»
«Zevk sahibi olmadığımı iddia edemezsiniz ya!»
Niyazi son gücünü de toplayarak cevap verdi:
«Ne münasebet Aliciğim, zevkin de harika, apartmanın da harika, manzara da harika, sen de harikasın!»




ÖKSÜRÜK

Bu öksürük, bu dinine yandığımın öksürüğü beni bozacak, beni rezil edecek, beni yerin dibine batıracak, işlerimi alt üst edecek zamanı bilir. Bende bir göğüs hastalığı var, bir bronşit, ne bileyim sigaradan, ya da mevsim değişmesinden... Lodostan, poyrazdan, Karayerden! Ama bu demek değildir ki, ben gece gündüz öksürür, aksırır, tıksırırım." Eğer odamda yalnızsam, yanımda utanacak kişi yoksa «gık!» bile demem. Yanlışlıkla bir konuğa, bir ziyarete gidecek olsam, iş gereği, şöyle çizgili pantolonlu, boyunbağlı, kerli ferli bir yüksek kişinin yanına girsem, o saatlerce içimde çöreklenmiş bir yılan gibi kıvrılıp uyuyan öksürük, hemen işin farkına varır, önce gözlerini açar, boğazımı sinsi sinsi tırmalar, bir gıcık halinde yapışır gırtlağıma... Bir yutkunurum, gitmez... İki yutkunurum, gitmez... «Hıh!» derim kaybolmaz... «Ihı!» derim inadına çoğalır... Bir «Öhö!»yle atlatmak isterim, nafile!.. Zincirleme, makaralı bir öksürüktür boşanır!.. Hem de nasıl öksürük, bomba gibi!.. Ne bombası! Bomba bir kez patlar, yapacağını yapar, yıkacağını yıkar, kaybolur gider. Benim öksürüğüm öyle değil, kestane fişeği gibi... Çatapat gibi... Bir patladı mı gelir arkası! Artık ne konuşmanın tadı kalmıştır, ne görüştüğüm işin, bir anlamı! Ben öksürdükçe, söylediğimi de, söyleyeceğimi de şaşırır, başlarım saçmalamaya!., iş çığırından çıkar. Bu çığırından çıkan işi, düzenine koyabilirsen koy! Bir anda karşımdaki kişide başlayan tiksin
meyi, görmemek için tek akıllıca yol, hemen tası tarağı toplayıp kaçmaktır.
İşsiz güçsüz dolaştığım yıllardaydı. Uzaktan bir arkadaşın, hatırı sayılır bir yakını aracılığı ile Yalova'daki Termal Otelinde bir iş umudu çıkmıştı karşıma. İki üç gün önceden kendime çeki düzen vermek için hazırlıklara başlamıştım. Günü gelince de tutmuştum Yalova Kaplıcaları'nın yolunu. Getirdiğim «tavsiye kartı» etkisini göstermekte gecikmemişti. Odasına girdiğim Müdür, kartı okuduktan sonra, çalmakta olan yemek ziline kulak kabartarak:
«Önce buyur yemeğe!» dedi.
Otelin herşeyi güzeldi, havası, suyu, hele yemeği! İşsiz geçen yıllarımı unutmuş, dünyayı yeniden sevmeye, insanlara yeniden ısınmaya başlamıştım. Kulağımın dibinde güm güm öten cazın davulu bile hoş geliyordu bana. Bu yemek süresi içinde yeni arkadaşlar bile edinmiştim. Salonda kahvemi içerken:
«Direktör çağırıyor!» dediler.
İki yıldır rengini, biçimini, daha doğrusu kişiliğini yitiren ceketimin düğmelerini ilikleyerek girdim Direktörün yanına. Koskoca Direktör, yemekten önce sunduğum kartvizitin yüzü suyuna, şöyle bir kımıldadı yerinden. Uzanan iri bir şövalye yüzük, benim gibi iki adamın yanyana oturabileceği, bir koltuk gösterdi:
«Buyrun!»
ilk sorusu, üçyüz, lirayı kabul edip etmiyeceğim oldu, aylık olarak...
Yıllardan: 1946!.. Bu üçyüz liranın değerini anlatmam bilmem gerekir mi? Bu üçyüz liraya şunları da ekliyelim: Yatıp kalkacak temiz bir yatak... İstediğim zaman içine girebileceğim bir banyo küveti... Cazlı çalgılı bir yemek salonu... Temiz hava... Okuyup yazmak için bol zaman... Hiç düşünmeden:
«Kabul!» dedim.
Yükleneceğim görev, okuyup yazma bilen herkesin yapabileceği bir işti.
Öğrenimimi sordu. Adamı kuşkulandırmamak için, gireceğim işe göre bir öğrenim düzeyi tutturdum:
«Orta!»
Gerçek öğrenimimi söylesem, işin içinde bir kurt yeniği olabilirdi.
«Şimdiye kadar ne gibi işlerde çalıştın?» diye sordu.
«Çeşitli kâtiplikler...» dedim, gözünü korkutmamak için. Yeni görevimin adaylığına yakışır, bir iş daha eklemem gerekiyordu:
«Avukat yanında da çalıştım!»
Çok hoşuna gitmişti, eskiden böyle bir iş yapmış olmam. Beğeni ile baktı yüzüme:
«Güzeel!» dedi, «Çoluk çocuk?»
Bilirim otelcilerin çoluk çocuktan hoşlanmadıklarını. Gelip otele yanlamalarından korkarlardı bu gibiler...
«Ayrıldım!» dedim, kısaca.
Daha da garantilemek için:
«Sık sık istanbul'a inmek yok haaa!..» diye sesini dikleştirdi.
«Merak etmeyin!» dedim, «İstanbullular buraya gelmek için can atarken, ben vakitli vakitsiz kalkıp İstanbul'a gidecek değilim!»
Güldü. Aklına bir şey gelmiş olacak ki:
«Misafir de istemem haaa!..» dedi.
Hoşuna gidecek bir karşılık bulmalıydım:
«Zaten ben onlardan kaçıyorum!..»
«Sen onlardan kaçabilirsin ama...» dedi, «Bundan sonra seni arayabilirler... Nedense burda çalışanların çok dostu olur!»
Kuşkusunu dağıtmak için:
«Burada çalıştığım sürece dosta ihtiyacım oimıyacak!» dedim.
Güldü. Anlaşıyorduk demek.
«Seni şimdilik üç yataklı bir odaya vereceğim!» dedi, «Sonraları tek yataklıya da geçersin!»
«Geçmesem de olur.»
Ne söylesem hoşuna gidiyordu. Raftan kalınca bir defter indirdi. Adımı, soyadımı sordu. Söylediklerimi yazdı. Söylemediklerimi de ekledi.
Ohhh İki yıllık işsizlik, sıkıntı, yıkıntı sona ermişti artık! Rahat bir soluk aldım. Sevinçten mi, yoksa on, on beş dakikalık baskıdan, hesap vermekten mi bilmem, önce boğazımda bir kaşıntı başladı. Daha aşağılara doğru bir yanma, bir kazıntı, bir gıcık... Geldi, gırtlağıma yapıştı!
Yavaştan bir «Ihı» dedim, geçmedi. «Öhö!» dedim, olmadı. «Öhhööö!»leri birbirine ekledim. Kesilecek yerde, ciğerlerimin kökünden kopup gelen bir sarsıntı, bir öksürük... Durmadan öksürüyor, öksürdükçe tıkanıyordum. Direktör, bu halimi, kaşlarını çatarak inceliyordu. Birden kaktı, yanındaki etajerde duran sürahiden, su koydu bir bardağa, uzattı:
«İç bir yudum!»
Ama, aklına bir şey gelmiş gibi, uzattığı bardağı geri çekti. Ben onu bu zor durumdan kurtarmak için elimle bir «Mersi!» işareti yaptım. Arka cebimdeki mendili çekmek istedim... Elim boşa gitmişti... Yoktu mendilim yerinde... Arayınca ne zaman bulmuştum ki mendilimi cebimde!..
Kendimi bir anda, sopasını düşürmüş bir cambaz gibi, ipin üstünde tek başına kalmış gördüm... Tek başına, çaresiz... Şimdi ne yapacaktım ben!
«Pardon!» diye fırladım dışarı. Bana acıyarak bakan iki sıfırlı bir kapıya daldım. Bu, kendimi dar attığım yerden dışarı çıkıp da Direktörün yanına girince, onu birşeyler hesaplarken bulmuştum:
«Demek rahatsızsın!» diye bakıyordu yüzüme acımasız.
«Çok eskiden bir rahatsızlık geçirmiştim!» dedim, «Geçti!»
«Öyle geçmişe benzemiyor!» dedi, «Bir film çektirsen iyi olur!»
«Haklısınız! Bir kontrol ettirmem gerekiyor.» diye işi geçiştirmek istedim.
«Hiç vakit kaybetmeden!»
Önündeki deftere uydurma bir göz attıktan sonra:
«Ben adını, adresini yazdım zaten!» dedi, «Bu iş için birkaç müracaat daha var... Neticeyi bildiririm adresine!»
Oturmamın bir anlamı kalmamıştı, hemen kalktım... Elimi sıkmamak için geri geri çekilirken:
«Güle güle!» dedi, «Durumu bildiririm size!» «Zahmet etmeyin!» dedim, «Durum belli oldu!» Kurduğum şato, bir öksürükle yıkılmıştı tepeme.

1954
0
0
Yorum Yaz