28 03 2012

ORHAN KEMAL'İN YAPITLARI Türk Gerçekçiliğinin Gelişmesinde Y

 

ORHAN KEMAL'İN YAPITLARI

 

Türk Gerçekçiliğinin Gelişmesinde Yeni Bir Aşama/Svetlana Uturgauri







Orhan Kemal adı (1914-1970) yalnız kendi ülkesinde değil, ülke sınırlarının çok ötesinde de tanınmaktadır. Orhan Kemal Sovyetler'de de çok iyi tanınan bir yazardır. Bu Türk yazarının ilk seçme öyküleri, Moskova'da 20 yıl önce yayınlanmıştır.(1) Onun yazdıklarını şimdi Azerbaycanlılar, Ukraynalılar, Gürcüler, Kazaklar, Latviyalılar ve Özbekler de kendi dillerinde okuyorlar.

Orhan Kemal'in yapıtlarında bugün yaygın olan yabancılaşma sorununa ya da yalnızlık felsefesine değinilmiyor. Yazar, kendini biçimsel deneylere de kaptırmıyor. Bu düzyazı yazarının geleneksel gerçekçilik yaklaşımıyla yazdığı tüm yapıtlarında Türk emekçisinin, sönük, gündelik ya-şamından, onun yoksulluklarla dolu çevresinden, devrimci, ilerici bir sanatçının bilincinden ve ruhundan yükselen bir gerçeklik var.

Orhan Kemal'in yapıtları, yalnız çevirmenlerin değil, Sovyetler, Polonya, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Doğu Almanya'daki araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Son yıllarda, özellikle kendi ülkesi Türkiye'de Orhan Kemal hakkında çok yazı yazılıyor. Eleştirmenler ve yazarlar, Orhan Kemal'in yapıtlarının özelliklerini daha iyi anlamak ve ulusal edebiyattaki yerini saptamak için çalışıyorlar.

Orhan Kemal'in edebiyatta asıl etkin olduğu dönem, 40-60 yılları, aynı zamanda Türk eleştirel gerçekçiliğinin estetik ve sanatsal olgunluk kazanmaya, belli başlı bir akım olarak kendini ortaya koymaya, astında ülke edebiyatının gelişmesini yönlendirmeye başladığı dönemdir.

Toplumsal sorunsala karşı her zaman büyük bir ilgi besleyen gerçekçi edebiyat, özellikle köylerin ve kentlerin alt tabaka insanlarının yaşamını kapsıyor. XX. Yüzyıl, halk kitlelerinin tarihini ön plâna çıkartmıştır. Çeşitli ülkelerin edebiyatları bu süreci yansıtmıştır; bugün de yansıtmaktadır. Birçok ülkenin gerçekçi yazarlarının, bu arada Türk yazarlarının yapıtlarının da başlıca kahramanı, emekçi insandır.

Bunun yanında gerçekçi Türk edebiyatı, dikkatini toplumun belli bir kesimindeki insanların toplumsal bilinçlenme sürecine çevirmiştir. Toplumsal uyanış ve toplumsal etkinlik sürecine giren yeni bir insan-kahraman ortaya çıkmıştır (Örneğin Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u, Yaşar Kemal'in İnce Memed'i, vb.).

Bu gerçekçi yazarlar, kahramanlarının davranışlarının ardında yatan nedenleri, kişilerin ruhsal yapısını, yaşamlarındaki çelişkileri ve onların iç-dramlarını 'içinden' görüp resmediyorlardı". Bunda, yazarın yaşam deneylerinin bir parçası olan betimlemelerin verilmesinden çok, emekçi kitlelerin çıkarlarına cevap veren olayların değerlendirilmesi önemlidir.

Her şeyi bilinçli olarak, halkın açısından görmeye çalışan Türk edebiyatı, daha 30'lu yıllarda kendini demokrat yazarların yapıtlarında göstermiştir: Örneğin Reşat Enis, Sadri Ertem, Sabahattin Ali, Suat Derviş, vb. Toplumda ve edebiyat alanında ülkenin kendine özgü gelişmesinden ötürü, gerçekliği halkın gözüyle görme yöntemi, artık tek tek yazarların kişisel özelliğini taşıyan bir yöntem olmaktan çıkıp çağdaş eleştirel gerçekçilikte yasalaşan, norm olarak yerleşen bir yöntem olarak ortaya çıkmıştır. Gerçekliğin halk açısından değerlendirilmesi, yazarları halkın çektiklerinin "kökenlerine" inmeye götürüyor. Bu yöntem de, anlatılan olaylardaki neden - sonuç bağlantısının daha derin ve net olarak yansıtılmasına, an-ti - emperyalist ve anti - kapitalist eğilimin gerçekçi Türk edebiyatında güçlenmesine yol açmıştır.

Son yıllarda edebiyatta eleştirel gerçekçiliğin gelişmesinde görülen özelliklerden biri, Türkiye'de özellikle 60-70 yılları arasında gözlenen sosyalist fikirlerin edebiyata girmesi olgusudur. Sosyalist fikirlerin yaygınlaşması ve Türk gerçekçiliğinin yeni bir niteliğini oluşturması - gerçekçilikle sosyalist fikirlerin birleşmesi - kesinlikle sosyalist gerçekçiliğin doğduğu anlamına gelmez. Yeni bir sanatsal dünya görüşünün olgunlaşması için uzun bir süre gereklidir. Yeni fikirlere, yeni sözcüklere gereksinme vardır; bütün bunlar, Genrich Mann'a göre Gorki için "dünya edebiyatı içinde yeni yollarsın ve yeni bir perspektifin açılmasına olanak sağlamıştır.!2) Çağdaş Türkiye'nin özelliklerine gelince, burada sosyalist fikirlerin çok çeşitli olduğunu, sosyalizme yönelen Türk yazarları için sosyal ve tarihsel koşullar nedeniyle sosyalizmin toplumsal bir ideal olmaktan ileri gidemediğini eklememiz gerekir.

Değişik dünya edebiyatlardan alınan birçok örnek bize gösteriyor ki, sosyalist fikirler, sosyalist gerçekçiliğin doğmasından çok önce geliyor: Örneğin E. Potie'nin Enternasyonal'i. Lunaçarski'ye göre gerçekten sosyalist ilk yapıtlardan biri Jack London'ın Demir Ökçe'sidir. Gerçekten de Mayakovski'nin "Misteri Buf"u, Nâzım Hikmet'in "Kan Konuşuyor"u ve Sabahattin Ali'nin "Düşmanlar"ının sosyalist bir eğilim taşıdığı tartışma götürmez.

Yukarıda saydığımız yapıtlar sosyalist fikirlerin Türk edebiyatına 30-40 yıl önce girdiğini kanıtlıyor; bu süreç Nâzım Hikmet'in ve Sabahattin Ali'nin yapıtlarına bağlıdır; Orhan Kemal'in yapıtları da aynı akımın içinde gelişmiştir. Sosyalist eğilimin değişik biçimlerde ve değişik ölçülerde bulunması, bu tanınmış sanatçıları tartışma götürmez bir biçimde birleştiren temeldir.

Sanata sosyalist fikirlerin girmesiyle sosyalist eğilimli bir sanatın biçimlenmesi süreci başlıyor. Buna bağlı olarak da yeni bir sanatsal dünya görüşü doğuyor.

Ünlü Sovyet edebiyat bilgini A. Matçenko şöyle diyor: "Sosyalist gerçekçilikle sosyalist edebiyat birbirine bağlı ve birbirine yakındır; ama bunlar aynı olgular değildir. Sosyalist edebiyat, sosyalizmin olumlu etkisiyle oluşan bir edebiyat demektir. Değişik sosyalist dünya görüşleri vs sosyalizme karşı duyulan yakınlığın değişik dereceleri bu edebiyata yansımaktadır." (3) 60-70 yılları arasında Türk edebiyatında gerek bilimsel sosyalizm tutkusunu benimseyen, gerekse değişik ulusa! sosyalizm görüşünü savunan ve sosyalizme karşı belli belirsiz bir yakınlık duyan birçok yazar vardı.

Sosyalist edebiyatta karşıt sanat akımları ve değişik yaratıcılık yöntemleri de bulunabilir ve bu aslında kaçınılmazdır. Çağdaş Türk eleştirel gerçekçiliğinde birbirinden ideolojik sınırlarla ayrılmış sanatsal ve estetik eğilimlerin bulunuşu sosyalist edebiyatın biçimlenme sürecinin ne denli güç geliştiğini kanıtlıyor.

Bu tür edebiyatın en çok dikkati çeken özelliklerini, çok özgün bir biçimde Orhan Kemal'in yapıtlarında görüyoruz.

200'ü aşkın öykü, 30'a yakın roman ve uzun öyküde Orhan Kemal, edebiyatını yaşamdan alınan malzemeyle zenginleştirmiş, güncel toplumsal sorunlar konusunda dikkatini bilemiştir. Yeni temalar, yeni konular, yeni kişiler yaratarak sınıf sınırının ötesinde duranlara karşı alt tabakaların yaşamının geniş bir tablosunu çizmiştir.

Orhan Kemal'in kahramanları, zanaatçılar, küçük memurlar, işçiler, köylüler ve ırgatlar, serserilerin elebaşları, evsiz barksızlar ve fahişelerdir. Yazar, fabrikatörlere, müteahhitlere, toprak ağalarına da ilgi duyuyor; ama onun en çok dikkatini çeken şey, büyük çağdaş kentteki emekçi halkın yazgısıdır.

Emekçi halk üzerine yazmak Orhan Kemal için kişisel ve sanatsal bir eğilim değildir; bu, onun çok iyi düşünülmüş, sanatsal-estetik tutumudur. Yazarın bu tutumu özel söyleşilerinde, makalelerinde sürekli olarak ortaya konmuştur. Yazarın kanısına göre çağdaş sanatın en önemli malzemesi emekçi, çalışan insanlardır; yazarın amacı kendi emeğiyle toplumun gelişmesini etkilemek olduğundan o, bunları görmezlikten gelemez. Orhan Kemal'in sanatçı olarak edebiyattaki tutumu, yalnız sorunsalı işleyen konularında, kahramanlarında ve anlatım biçiminde ortaya çıkmakla kalmaz; bu tutum aslında, Orhan Kemal'in, ulusunun yazgısına boyun eğişine büyük bir acıyla yaklaşmasında, çalışan kitlelerin bilincini uyandırmaya çalışmasında ve onları toplumsal etkinliğe çağırmasında kendini gösteriyor.

Kısa bir yazı içinde Orhan Kemal'in bıraktığı geniş edebiyat ürününü bütün yanlarıyla incelemeye olanak yoktur. Bunun için, çok geniş ve uzun bir monografik araştırma gerekir. Bu yüzden yapıtlarında onun yazar kişiliğinin en belirgin biçimde ortaya çıktığı alanı, Türk proleteryasından çizdiği tabloları incelemek akla en yatkın yol olacaktır. Çünkü Orhan Kemal'in doğrudan doğruya işçilerin yazgılarını ele almayan yapıtları bile değişik ölçülerde bu sorunlarla ilgilidir. Gerçekten de Türk aydınının ve köylüsünün yaşamı Orhan Kemal'e özgü ve yepyeni bir açıdan
ele alınmıştır.

Aydınların yaşamına yöneldiğinde yazar, bunların emekçi sınıfa toplumsal bakımdan en yakın olan kesimini ele alıyor: "İncinin Babası", "İş", "On Lira", "Kitap Satmaya Dair", "İnci'nin Macerası"ndaki kahramanlar, hep yoksulluk içinde iş peşinde koşan ve arada sırada emekçilere karışan insanlardır.

Orhan Kemal'in, köylüleri, alışılmış yaşam koşulları içinde ele aldığı pek sık görülmez. Onun ilgisini daha çok gurbette olan ve büyük kentteki yaşam anaforunun içine düşen köylüler çeker. "Yabancı", "Hatice Aktur ve Saire", "Bir Kadın", "Çöpçü", "Ekmek Peşinde" öyküleri, "Bereketli Topraklar Üzerinde" romanı, kendilerini hapiste bulan "Ali" ve "Recepsin öyküleri vb.

"Ekmek Peşinde" öyküsünde kente yerleşmiş köylülerin çektiklerini görüyoruz. Fabrikanın gâvur icadı sanıldığı yıllar artık gerilerde kalmıştır. Dul Emetinin içinde bulunduğu topluluğu, bekçiler zor zaptediyorlar. Emeti, küçük arsasını, köyündeki yoksul topraklarını, varını yoğunu yok pahasına satıp çocuklarıyla birlikte kente gelmiştir. Oğlunu fabrikaya yerleştirmek kolay olmamıştır onun için. Sağlık raporu ve nüfus kağıdı gerekmiştir. Nüfus kağıdı parayla ve yalancı bir tanıkla zar zor ele geçirilmiştir ama sağlık raporu nasıl ele geçirilecekti?.. Çünkü delikanlı hastadır.

"Kadın" öyküsünün adsız kahramanı, koskocaman kentte tek başına kaldığı zaman açlıktan ölmemek için kendini satmak zorunda kalır.

Son 20 yıl içinde yazılan en iyi Türk romanlarından biri olan Bereketli Topraklar Üzerinde adlı yapıtta tema üç köylü çevresinde örülmüştür. Bunlar, en mübrem gereksinmeleri olan ekmek parasını kazanmak için evlerini, ailelerini terketmişlerdir. İş ararken, gündelik yaşamlarında ırgatlar ve fabrikada çalışan işçiler arasına girerler. Köse Hasan, hastalıktan kurtarılamayarak ölür; Pehlivan Ali'yse katı yürekli bir müteahhit yüzünden kazaya kurban gider; köyüne yalnız İflahsız Yusuf dönebilir. Gurbette kaldığı aylar sırasında elde ettiği tek şey, bir gaz lambasıdır.

Basit emekçilere karşı sıcak bir sevgiyle dolu olan (bu, Türk eleştirmenlerinin durmadan vurguladıkları bir noktadır) bu romanda yazar, işçilerin, ırgatların ve köylülerin yaşamlarındaki benzerlikleri göstermeyi başarıyor. Sadri Ertem ve Sabahattin Ali'nin köylülerine karşın, Orhan Ke-. mal'in köylüleri, sıkıntılarla dolu yaşamlarına sabır ve teslimiyetle boyun eğmiyorlar. "Bereketli Topraklar Üzerin-de"ki Kürt Zeynel gibi, yaşama egemen olan insanlık dışı davranışlara ve adaletsizliğe karşı isyan ediyorlar. "Afa-racı Hacı"nın baş kişisi olan Ali gibi onlar da kendilerini sonsuz bir baskı altında tutmak isteyenlere karşı halkın başkaldırmasını temsil ederek şöyle bağırıyorlar:"... Tarlanız var, takımınız var, çiftiniz var, çubuğunuz var, Con Dire'ler, Hanomak'lar... Var oğlu var... Gözlerini toprak doyurasıcalar... Derya deniz malın üstüne oturmuş, köyü zaptetmişsiniz! Benim bir ineğim mi gözünüze battı? Fıka-raya bir ineği de mi çok gördünüz? Bu ne adaletsizliktir canım?" (4)

Orhan Kemal, köyü yeni bir tarihsel - toplumsal aşamada, kapitalizm aşamasında görmüştür. Yazdıklarında 20-30'lu yılların Türk köyüne bakan Sadri Ertem ve Sabahattin Ali'ye özgü yarı-feodal ağa - köylü ilişkileri değil, kapitalist toprak ağasının ve ırgatın çatışan çıkarlarını, bu süreçle birlikte giden köylülerin köyden uzaklaşması, işçi sınıfına karışıp onu doldurması gibi sorunları ve çatışmaları da yansıtıyor.

Orhan Kemal, sınıfsal - toplumsal ilişki ilkelerinin kentte olduğu gibi köyde de geçerli olduğunu gösteriyor. Değişik emekçi kitlelerin ve sınıfların temsilcileri olan kahramanların birbirlerine benzemelerinden yararlanarak Orhan Kemal, bunların toplumsal durumlarındaki ortak yanlan bize gösteriyor; yazar, bu emekçi halkı, "dünyanın egemen güçleri"nin karşısına koyuyor. Kısaca Orhan Kemal, yapıtlarında bütün olarak çağdaş toplumun toplumsal yapısını ortaya çıkarıyor.

Orhan Kemal'de en yaygın kahraman tipi olan kentte çalışan işçinin, ulusal edebiyatta bir öncüsü vardır; ne var ki bu tip, Halit Ziya Uşaklıgil'in yapıtlarında belirsiz bir biçimde çizilmiş ve genellikle savunmasız bir kurban gibi gösterilmiştir. Bundan sonra Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Kenan Hulusi, Sadri Ertem, Sait Faik ve Sabahattin Ali gibi gerçekçi yazarların yapıtlarında bu işçi, çok trajik yazgısına terkedilmiş olarak görülüyor.

Orhan Kemal'in edebiyata ilk başladığı sıralarda kentteki işçilere ve küçük ihsanlara dönük olan yapıtlarında genellikle kendi dünyasını oluşturan koşulların kurbanı olan, edilgen bir kahraman tipi egemendi.

Orhan Kemal kendi yaşam deneylerinden yararlanmadan yazmak ilkesine bağlı kalarak 30-40'lı yıllarda Türk işçilerinin yaşamını, anlatmıştır. Orhan Kemal'in yaşamında bu yılların oluşturduğu dilim, Mehmet Raşit Öğütçü adıyla, bazı kesintilerle, Adana'da geçmiştir. Adana yöresinin özelliklerinden biri de burada hem köy, hem de sanayi yaşamının çok yoğunlaşmış olmasıdır. Dokuma fabrikasında çalışan ve ilerde yazar olacak olan Mehmet Raşit, fabrika işçilerinin yaşamını bütün yönleriyle inceleme olanağını bulmuştur. Bunu, "Grev", "Dert Dinleme Günü", "Kardeş Payı", "Hatice Aktur Ve Saire", "Dilekçe" vb. gibi öykülerinde ve Avare Yıllar, Cemile, Murtaza gibi romanlarında işçilerle ilgili olarak o zaman yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan bazı olaylarla anlatmaya çalışmıştır.

Çok usta bir sanatçı olan Orhan Kemal, yalnızca malzeme zenginleştirmek ve halktan kişilerin sayısını artırmakla kalmayıp başka şeyler de yapmıştır; bunlar bile kendi başına onun edebiyata yaptığı önemli katkılardır. Yenilikçi bir yazar olan Orhan Kemal, ayrıca yarattığı bu kişileri kendi değerlendirmesinden geçirerek edebiyatta yeni bir kahraman görüşü geliştirmiştir.

İşçilerle ilgili ilk Türk romanı olan Cemile'de (1952) Orhan Kemal, konuyu iki çizgide geliştiriyor; bütün dikkatini genç dokuma işçisi Cemile ve fabrika kâtibi Necati'yle onun arasındaki aşk öyküsü üzerine değil, işçilerin yaşama biçimi ve çalışma koşulları, işçilerle patronlar arasındaki çatışmalar, fabrikanın ortakları arasındaki anlaşmazlık, yani cahil, yeni zengin, tutucu Kadir Ağa'yla onun tam karşıtı olan yeni tip kapitalist Numan Bey'e yöneltmiştir.

Çok ayrıntılı betimlemelerden kaçınarak Orhan Kemal, kendine özgü lâkonik (kısa ye özlü) anlatımla işçilerin düzensiz, rahatsız yaşamlarını veriyor: Eğri büğrü evler; çürümüş, akan damlar; yetersiz beslenme; uykusuzluk ve insanı yıpratan uzun çalışma saatleri.

İşte işçiler fabrikaya gidiyorlar. Evlerinin çürük kapıları şak diye kapanıyor ve yağmurlu gecenin soğuk karanlığına erkekler, kadınlar, çocuklar, uykularını doğru dürüst alamamış, iyice dinlenmemiş insanlar soğukta titreşerek arka arkaya sokağa dökülüyorlar. Bir çok kişinin birarada kaldığı evlerin daracık avlularında toplanıyor, sonra sokağa akıyorlar; başka avlularda oturanlar da gelip onlara karışıyor; kalabalık çığ gibi büyüyerek fabrikaya yollanıyor.

Orhan Kemal kendisini sanayiin işleyişini anlatmaya kaptırmıyor; işçilerin çalıştıkları koşullar hakkındaki bilgimiz, metinde şuraya buraya serpiştirilmiş ayrıntılardan ve kısa betimlemelerden oluşuyor. ("Uyku", "Harika Çocuk", "Kel Tahir", vb). Cemile romanında iş ortamını canlandırmak için yazar, patronun fabrikada yaptığı günlük denetlemeden yararlanıyor. Kadir Ağa, bir patronun keskin gözleriyle pamuğun fabrikaya girdiği yeri, ardiyeyi, nişasta kokan haşıllama yerini, inanılmaz bir gürültüyle çalışan ve çevresinde yumak yumak pamukçuklar uçuşan dokuma tezgâhlarını denetliyor. "... Her bankoda "öncü" ve "arkacı" denilen işçiler çalışır. Islak betonun üzerinde yalın ayak veya takunyalarla çalışan kız, oğlan, genç, ihtiyar, kadın, erkek işçiler... Bilhassa çocuklar... Dokuz, on yaşlarında, gözleri uyku dolu, renksiz şeylerdir ki, iş kanununa uysun diye, annelerinin, teyze, hala, dayı yahut da ta-mamiyle yabancı bir büyük insandan parayla satın alınmış nüfus kâğıtlarıyla işe girmişlerdir." (5)

Sanayi koşullarını anlatırken Orhan Kemal'in amacı yalnız kişilerin yaşamlarını ele alarak zor iş günlerini anlatmak değildir. Yazar, üretim ortamını, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin en yoğun biçimde ortaya çıktığı bir ortam olarak saptıyor. Yazar için önemli olan, bu ilişkileri yakalamak ve yansıtmaktır; çünkü toplumsal yaşamdaki köklü değişiklikleri yazar, bu koşulların değişmesine bağlıyor: "Egemen güçler"le onlara bağımlı olan insanlar arasında barışçıl ilişkilerin bulunması olanağı yoktur; oysa "alt tabakalar" yaşamlarını artık eskisi gibi sürdürmek istemiyor ve sömürülen insanlar artık onurlu bir yaşama kavuşmak istiyorlar.

"936" adlı öyküsünün kahramanı, müdürün özel yaşamına karışmasına tepki olarak sevgilisiyle birlikte fabrikadan ayrılıyor. "Dert Dinleme Günü" öyküsünde de fabrikada çıkan bir olay sonunda Kemal Dokuzcanlı, patronun, mebuslara yalan söyleyerek burada işçilerin çok rahat bir yaşam sürdürdüklerini bildirmesi isteğine karşı çıkıyor. Tutuklu olan işçilerin yerine, çoktan beri işsiz kalmış, iş bekleyen genç çıraklar işe girmek istemiyorlar ("Avare Yıllar"). "Grev"deyse dokumacılar, çalışma koşullarının düzeltilmesini istiyorlar.

Orhan Kemal'in onu başkalarından ayıran kendine özgü yanı, gerçekliğin çirkin yanlarını ödün vermeksizin sürekli belli bir açıdan görmek, somut toplumsal olayların (uzun çalışma günlerinin, çok düşük ücretlerin, para cezalarının, teknik tehlikeleri giderici önlemlerin alınmamasının, sağlık hizmetlerinin ve sosyal yardımın bulunmamasının, çocukların çalıştırılmasının, işsizliğin, fahişeliğin) eleştirisi yanında yaşamın olumlu yanlarının değerlendirmesini de birlikte verebilmesidir. Yaşamı, aklı başında bir yaklaşımla çözümlerken günlük yaşamın iyi ve güzel yanlarını arayıp bununla birleştiriyor. İleri görüşlü bir yazar olarak Orhan Kemal'in gelecekte daha iyi bir yaşama inanması, emekçi insanların dürüst olabileceğine inancından doğuyor.

Orhan Kemal'in yapıtlarında okur, olumlu bir kahramanın her yanıyla, bütün boyutlarıyla verildiğini hiçbir zaman görmüyor. Belki de yazar, kendi yaşamında böyle bir kahraman çizmeyi gerektirecek olaylarla karşılaşmamıştır. Ama yazarın ayrı ayrı yapıtlarındaki kahramanlarının niteliklerini biraraya toplarsak, onun sanatında olumlu bir kahramanın nasıl bir insan olduğunu anlayabiliriz.

"Kardeş Payı"ndaki Siverekli hammal, ilk bakışta pek akıllı görünmeyen, kaygısız bir taşra delikanlısıdır. Aslında müteahhidin başlangıçta onun takımına söz verdiği işin, çavuşun rüşvet karşılığı takıma ihanet etmesiyle dışarıdan gelen hammallara verilmesi yüzünden kahraman, duruma el koyuyor. Siverekli hammal, tepkisini fabrika patronunun yüzüne karşı gösteriyor. Çavuşu cezalandırıyor; öteki ham-malların kimsenin aracılığı olmadan çalışmalarını ve kazandıkları parayı paylaşmalarını öneriyor.

"Grev"deki Sarı Memet, işçilerin saygısını kazanmıştır. Sekiz saatlik iş günü isteğini patrona kabul ettirmek için Sarı Memet'in önerisiyle işçiler İtalyan Usulü greve, ,yani iş yerinde kalarak makinaları durdurma eylemine gidiyorlar. Ne var ki, fabrika patronu onu kışkırtıcı ve kargaşalığın elebaşısı olarak polise teslim ediyor. Sarı Memet, kendi gücünü bilenlerdendir. Patronların önünde dik başlı durabilen ve işçileri örgütleme yeteneği olan bir insandır.

- "Sarı Memet sen misin?
- Benim!
- Bu ameleye sen mi önayak oluyorsun?
- Ne gibi?
- Tezgâh başında dikiliyor, iş yapmıyorlarmış. Böyle hareket etmelerini sen tavsiye ediyormuşsun.
- Ne münasebet? Onu sana söyleyen halt etmiş!
- Ne biçim konuşmak bu? Bir amirin, bir büyüğün önünde böyle mi konuşulur?
- Büyüğün önünde böyle konuşulmaz, biliyorum.
- Konuşuyorsun işte!
- Konuşmuyorum, terbiyemi bilirim ben
- Konuşuyorsun işte be!
- Ben senin önünde konuşuyorum!
- Ben senin büyüğün değil miyim? Ekmek veriyorum sana!
- Sen? Bana ekmek veriyorsun ha! Sen kimsin de bana ekmek vereceksin? Çalışıyorum ben, alnımın teriyle kazanıyorum onu... Bana ekmek veriyormuş!.. Ben çalışmayayım da sen bana ekmek ver... Ulan siz değil ekmek, günahınızı bile vermezsiniz bedavadan!" (6)

"Dert Dinleme Günü"nde Kemal Dokuzcanlı'nın kişiliği de gene fabrika patronuyla konuşmasında ortaya çıkıyor. Kendi toplumsal durumunun bilincinde olan bu kahraman, özgür eylemlere girişmeyi özlüyor. Müdürün odasına çağırılan birkaç işçiye haberi verirken ustabaşı şunları söylüyor: "... Ankara'dan milletvekillerimiz geldi. Halkevinde halkın dertlerini dinleyeceklermiş... Sizleri de fabrikamız adına seçtik. Gidin, bir şikâyetiniz, bir derdiniz... Olur a... Söyleyin!" (7)

Sonra da,
"İriyarı Umum Müdür araya girdi:
- Memleketimizin büyük tüccarları, büyük çiftçileri, büyük fabrikatörleri de orda bulunacak...

Sözü fabrika sahibi aldı:
- Onlar varken size söz düşmez! Çünkü onlar memleketin ihtiyaçlarını daha iyi bilir, daha iyi, takdir ederler...

Dokumacı Kemal Dokuzcanlı dayanamadı:
- Şu halde bizim gitmemize hiç lüzum yok!
- Büyük tüccar, büyük çiftçi, büyük fabrikatör benim küçük derdimi ne bilecek? dedi, onlar kendi dalgalarında, ben kendi dalgamdayım...

Salih Topal İleri atıldı:
- Efendim, dedi, biz kendimizi bilmez, saygısızlardan değiliz. Neden? Çünkü, büyüğünü bilmeyen Allah'ını da bilmez! Memleketimizin ileri gelen büyüklerinin yanında bize söz düşmeyeceğini bizler elbette takdir ederiz!

Dokumacı Kemal Dokuzcanli:
- İşte, dedi, tam bulmuşsunuz gönderecek adamı... Benim ne işim var orada?
Odadan çıktı gitti."(8)

Yazar bize, her işçinin Kemal Dokuzcanlı'nın davrandığı gibi davranamayacağını gösteriyor. Bütün işçiler patronların iradesine kendi iradeleriyle karşı çıkamıyorlar. İşçilerin çoğu Topal Salih ve Yorulmaz Hüseyin gibi, kendindeki boyun eğme alışkanlığından henüz kurtulamamıştır. Ama onlar da, arkadaşlarının davrandıkları gibi dav-ranmaları gerektiğini anlıyor ve onu öven sözler söylüyorlar.

"Cemile"de Orhan Kemal bize İzzet Usta'nın ve İzmirli Nusret'in kişiliklerini tanıtıyor. İzzet Usta iyi bir teknisyendir, ama işinde uzaklaştırmıştır ve gündelikçi işçi olarak çalışmaktadır. İzzet, okuma yazma biliyor; üstelik epeyce de kitap devirmiş. İşçilerle ilişkisini kesmiyor; onlara çok yararlı öğütlerde bulunuyor; Kadir Ağa'nın tuzaklarını açıklayarak onlara acele, düşünmeden girişilen yanlış eylemlerden kaçınmalarını salık veriyor.

İzmirli Nusret oldukça kafalı bir delikanlıdır. İzzet gibi onun da okuması yazması vardır (Lise dokuzuncu sınıftan ayrılmıştır) ve epeyce kitap okumuştur. Çalıştığı fabrikada üretimin neden azaldığını ve elbette bu azalmadan sonra dokuma işçilerinin aldıkları ücretlerde neden düşme olacağını ilk sezen birkaç kişiden biri o oluyor. Nusret, bu tahminini, işçilerin huzursuzluğundan yararlanarak Numan Bey'in tayin ettiği Avrupalı mühendisten kurtulmayı amaçlayan patronu Kadir Ağa'ya iletiyor.

Orhan Kemal'in, yapıtlarında ilk kez Türk edebiyatında bir sanatçının emekçi insanları kitapla karşı karşıya getirdiğini görüyoruz. ("Can Sıkıntısı", "Ekmek, Sabun ve Aşk", "Necati", "Devlet Kuşu" romanındaki Recep ve "Cemile" romanı). İşçinin bilgiye duyduğu büyük özlemi dile getirirken yazar, sömürülmüş insanların bilincinin gelişmesinde eğitimin ne büyük bir yeri olduğunu gösteriyor. Orhan Kemal'e göre eğitim "gerçeği görmek için" gereklidir.

Çok etkileyici portreler çizerken Orhan Kemal, konuşmaların ayrıntılarını çok sıkı bir seçmeden geçirerek onlara inandırıcı bir canlılık kazandırmış ve psikolojik açıdan çok doğru kişiler yaratmıştır. Yazar bu kişileri, yaşamın içinde ve toplumsal 'çelişkilerin ortasında, belli toplumsal eğilimlerin temsilcileri olarak görmüş ve seçmiştir. "Grev"deki Sarı Memet, Cemile'deki İzzet Usta ve Nusret, "Kardeş Payı"ndaki Siverekli, "Dert Dinleme Günü"ndeki Kemal Dokuzcanlı, Avare Yıllar'daki Ahmet, Suçlu romanındaki Mustafa ve Hasan, "Arkadaş lslıkları"ndaki İlyas, Devlet Kuşu romanındaki Recep yeni tür kahramanlardır; yazar, bunları toplumsal bilincin ve toplumsal etkinliklerin uyandığı bir dönemde ortaya çıkan insanlar olarak gösterir. Orhan Kemal kahramanlarının iç dünyalarına girerek çok sönük (hiçbir özelliği olmayan) dış görünüşlerin ardında korkusuzluk, çalışma sevgisi, arkadaşlık duygusu ve doğuştan akıllılık gibi çok büyük yeteneklerin bulunduğunu göstermiş ve emekçi insanların toplumsal bakımdan bilinçlenmesine yardım eden ve ahlaksal nitelikleriyle insanı kendine çeken bir ideal yaratmıştır. Orhan Kemal'i, 30'lu yılların kendinden önce gelen yazarlarından ayıran başka bir özelliği de, onun Türk işçisini, kendi sınıfının temsilcisi olarak ortaya çıkarmasıdır. Bundan başka Orhan Kemal, işçinin sınıf psikolojisine inerek bunu açıklamış ve belli bir toplumsal psikolojik tip yaratmıştır.

Bu idealini gerçekleştirmek için yazar, başka bir yo! daha seçiyor. Ahlaksal bakımdan sakat ve olumsuz bir insan tipi yaratıyor. Murtaza'da (1952'de öykü, 1964'te roman olarak yayımlanmış) kahraman, yaşam koşullarının baskısı altında göçmen olarak kente gelmiş fabrikada gece bekçisi olmuştur. İşçilerle kaynaşmamış, patronların çıkarlarının çok ateşli bir savunucusu olmuştur.

Kişiliğini, toplumdaki yerini ve tüm insanlık onurunu yitiren Murtaza, Orhan Kemal'in yarattığı kişilerin en başarılılarından biridir. Murtaza, oldukça karmaşık bir kişiliğe sahiptir ve bu karmaşıklık ona iki yanlı bir görev yükler. Murtaza karşımıza hem suçlayan hem de suçlanan birisi olarak çıkar. Bu kişilik, kendi içinde getirdiği eleştiriyle bize insanların bilincini sakatlayan, onları akılsız dalkavuklar durumuna indirgeyen, acımasız hainlere dönüştürerek onların yaşamlarında büyük yıkımlara yol açan toplumsal nedenleri gösteriyor. Murtaza'da yazar, insanın toplumsal ve ekonomik koşullara ne denli bağımlı olduğunu büyük bir ustalıkla, gözler önüne seriyor. Bu örnekte asıl trajedi, babasının bağnazlığının kurbanı olan Firdevs'in ölümünden doğmuyor. Aslında bu bir sonuçtur; trajedinin son aşamasıdır. Trajik sonuç asıl, yaşamın akışından, kahramanın gelişen yaşamın gereklerine ayak uyduramamasından, kendi toplumsal sınıfı ve toplumsal görevleriyle arasındaki uyuşmazlıktan doğuyor.

Murtaza aynı zamanda suçlanan bir kişidir. Yaşamdaki toplumsal koşulların kurbanıdır o; aynı zamanda bu koşulların doğurduğu bir kötülüğü temsil eder. Yazar, kahramanı yüzyıllarca aşağılanmaktan, yıllarca alıştığı ve bi-lincine yerleşmiş olan o kendini - aşağı - görme duygusundan kurtulamamış, başkalarının buyruğuna girmiş, boyun eğmiş, kendi sınıfıyla bağlantısını yitirmiş, başka bir sınıfın çıkarlarına körü körüne ve bağnaz bir biçimde araç olan bir insan olarak gösteriyor; onun yaşam görüşünü, sık sık yinelenen şu cümleyle özetliyor: "Birisi çamura battı mı, onu kurtarmaya koşma, gerekirse bir tekme de sen vur. Büyüklere adım uydurmak lâzım, yoksa işçilere nefes alacak zaman bile bırakmazlar." (9)

Murtaza kişiliği, grotesk ve abartma yöntemiyle yaratılmış, hiciv havası ön plânda olmamakla birlikte, yalnız Murtaza'nın davranışlarında değil, daha çok yazarın ironisine kattığı değişik tonlarda, zaman zaman sevecenlik gösteren, zaman zaman da aşağılayıcı bir alaya dönüşen bu ironide ortaya çıkıyor; Murtaza'nın toplumun kurbanı olarak ya da topluma zarar veren bir insan olarak gösterildiği zamanlara göre bu hiciv tonu da değişiyor; kurban olarak gösterildiği zamanlardaki acıma ve hüzün duygusu gibi.

Gogol gibi Orhan Kemal de bize gözle görülür, somut bir ideal sunmuyor; ne var ki, toplumdaki yaralar ve bunların insanların üzerinde yaptığı moral düşüklük suçlanırken, metnin ardında öyle bir anlam yatıyor ki, olumsuz- kahraman aslında bütünüyle zıt bir kişiliğe dönüşüyor; böylece Orhan Kemal'in tasarladığı idealin dış çizgileri belirginleşiyor.

Orhan Kemal'in toplumsal incelemelerin ustası olduğu herkesçe kabul edilmiştir. Bu, kuşkusuz yerinde bir değerlendirmedir. Toplumsal koşulların incelenmesi ve gerçekliğin yansıtılmasında usta olan Balzac'ın Orhan Kemal'in en çok sevdiği yazarlar arasında ayrı bir yer tutması rastlantı değildir.

Yazarın, kahramanlarının iç dünyalarına karşı hiç ilgisiz olmadığı açıkça,bellidir. Orhan Kemal, bu iç dünyayı kişilerin davranışları, söyledikleri, İç diyalogları ve diyalogları gibi dış belirtileriyle de yansıtır.

Sarı Memet ve Kemal Dokuzcanlı'nın patronlarla giriştiği diyaloglarda Orhan Kemal'in yarattığı kahramanların ahlaksal, moral gücü ortaya çıkıyor. Ne var ki fabrika müdürleriyle yaptığı konuşmada Murtaza kişiliği ahlak bakımından bambaşka bir nitelik gösteriyor.
"- Gel bakalım Murtaza Efendi... ne var ne yok?
İstediği havayı bulan Murtaza hafifçe öksürdükten sonra:
- Sağlığınız müdürüm, dedi.
- Ne yaptın hırsızını?
- Arzetmiştim âmirim: Teslim ettik karakola. Sonra çıktık mahkemeye, verdim bu husustaki ifademi...
- Suç ortakları da yakalandı mı?
- Elbet yakalandı müdürüm...
- Peki, hırsızlıktan nasıl haberin oldu?
Murtaza uykusuzluktan biber gibi yanan gözlerini çipil çipil kırpıştırdı:
- Çıkmış idim fabrika kapısına. Çünkü basmış idi efkâr...
Niçin efkâr bastığını hatırlayarak durdu. Fen Müdürü:
- Evet, dedi. Efkâr bastığı için kapıya çıkmıştın. Sonra?
- Daha önce müdürüm... var çok büyük kabahatimiz...
- Kabahatiniz mı var?
- Evet müdürüm, hem de çok büyük!
- Ne kabahati?
- Etmedi Nuh rapor?
- Yoo...
Murtaza ferahladı:
- O halde yapmamış vazifesini!
- Neden bahsediyorsun?
Gözlerini kısarak Fen Müdürü'nün masasına yaklaştı:
- Ben âmirim, olamam istenilen evsafta baba!
- Tuhaf...
- Çünkü olsa idim istenilen evsafta bir baba...
- Evet?
- Verebilir idim evlatlarıma sıkı disiplin, hem de terbiye!
Fen müdürü hiçbir şey anlamadığı için, hayretle bakıyordu.
- .... o zaman anlarlar idi yüksektir bir vazife herhangi bir namustan!
- Uyumazlar idi vazife sırasında makinalarına binip!
- Demek etmedi rapor Nuh?
- Etmedi.
- Lâzım idi etmesi. Yapmadı vazifesini! Çünkü o da bilmez nedir bir vazife. Sanar bir vazife, benzer yemeğe peynir hem de ekmek!"(10)

Orhan Kemal, diyalogları ruhsal çözümleme amacıyla büyük bir ustalıkla kullanarak kahramanların kişiliklerini veriyor. Bu kişilerin konuşmaları her zaman toplumsal ilişkilerinin özelliklerini taşıyor. Orhan Kemal'in gerçekçiliğinin bu yanı özellikle Murtaza'nın kişiliğinde ortaya çıkıyor. Murtaza'nın konuşmasındaki özellikler, onun hangi toplumsal tabakadan geldiğini, ruhsal durumunu ve yapıtın ana fikrini açıklamaya yardım ediyor.

İç - monologlar dış dünyaya, en çok da örneğin işten çıkarılma, açlık ve hastalık gibi gündelik, basit olaylara karşı tepki olarak oluşuyor. Yazar, kahramanlarının bu olgular karşısındaki tepkileri, duyguları ve ruhsal durumları aracılığıyla olguların toplumsal içeriğini veriyor.

"Çöpçü" adlı öyküde yaşlı Halo, işten çıkarılmıştır. İssız mahallede yalnız başına durup orada oturan ve kendilerine on yıl gibi uzun bir süredir hizmet ettiği zenginlerin onun haklarını savunacaklarını boşuna umut ediyor.

İhtiyar, geçen yıllarda nasıl yaşadığını anımsıyor. Yoksulluğunu, karısının ölümünü, oğullarının iş bulmak için gurbete gidişlerini, yalnızlığını, köhne bir ahırda kalışını ve "gümüş" adlı tayın doğuşunu düşünüyor. İş olmaması demek "Gümüşsün de olmaması demektir. En çok "Gü-müş"ten ayrılacağına üzülüyor.

İşten çıkarılması, çok acı anılar ve çok acı düşünceler getirir Halo'ya. Ne var ki, burada yazar için önemli olan kahramanın yaşantılarını ve duygularını anlatmak değil, bunları anlatırken çevredeki yaşamı ve bu yaşama egemen olan adaletsizliği, insanların kötü alınyazısını, onların karşılaştıkları ilgisizlik ve kayıtsızlığı dile getirmektedir.

Bizce Türk edebiyatında iç - monoloğu ilk kullanan yazar Orhan Kemal değildir; ama o, bu monologlara büyük bir anlatım gücü yüklemektedir. Yazar, bu monologları yalnız toplumsal çözümlemelerle birleştirmekle kalmıyor, yüklediği büyük anlatım gücüyle onları gerçekliğin çözümleyici bir biçimde algılanmasında bir yöntem olarak kullanıyor ve böylece gerçekçilik yönteminin sanatsal ve çözümleyici olanaklarını genişletmiş oluyor.

Orhan Kemal'de diyaloglar ve iç - monologlar, kahramanların kendilerini açıklamalarında büyük bir önem kazanıyor. Yazar, kişilerini sanki hareket özgürlüğü içinde yaratıyor; kendisi de olaylar karşısında yan tutmaz gibi görünüyor. Sadri Ertem ve Sabahattin Ali'nin yapıtlarında yazarın varlığını her zaman duyarız. (Anlatım, ya ya zar ya da onun görevlendirdiği bir anlatıcı tarafından yapılır.) Orhan Kemal'deyse yazar gizlenmiştir. Olaylar, bir tiyatro oyununa benzer biçimde gelişir. Yazarın konudan uzak durma yöntemiyle betimlemeler en aza indirgenmiştir; yer ve zaman betimlemeleri olabildiğince kısa tutulmuş, kahramanın dış görünüşü de yalnız en gerekli ayrıntılarla verilmiştir. Bununla birlikte Orhan Kemal, bütün bunların ardında gizlenen tutumunu belirtmeyi büyük bir ustalıkla başarmıştır.

Orhan Kemal, yazar olarak etkin tutumunu öznel olarak belirtmek için kendine özgü çeşitli ironi düzeyleri taşıyan bir tonlamaya başvuruyor. Sanatçı, asıl metnin ardına gizlediği bu ironiyi çok belirsiz bir yöntemle veriyor ve okurunu yazarın değerlendirmesine katılmaya çağırıyor.

Halo'nun, aklından geçirdiği, zenginlere karşı kendini savunmasında zenginlerin gidip Belediye Başkanına öfkeyle söylediklerini düşünüşünde çok hüzünlü ironi var; "Bolu"lu çöpçülükten ne anlar? O daha kaşağı tutmasını bile beşir edemez. Halo bizim on yıllık çöpçümüz. Gömüş onun eline doğdu. Ondan başkasına çöpümüzü vermeyiz, mümkünü yok, veremeyiz! Olursa Halo, olmazsa başkasını istemeyiz!"(11)

İhtiyarın bu sözlerinden sonra yazar da sanki onun bu çok iyi niyetli umutlarını, o denli derin bir umutsuzluğu yansıtan bir dille azarlıyor: "İşte zavallıcık! Karnı tok sırtı pek olanların senin gibi aç bir zavallının halinden anlamalarını nasıl umuyorsun?"

"Dert Dinleme Günü" öyküsünde fabrika idarecilerine yönelen ironi, başka bir havada veriliyor: "Fabrika sahibi, fabrika sahibinin oğlu, umum müdür, muhasebeci, en geriden de başmakinist odaya girdiler."(12) Bu cümlede ilk bakışta ironiyle ilgili hiçbir belirti yoktur. Ama Kemal Dokuzcanlı'nın "Zaten mebuslarla görüşmek işçilere hiç bir şey sağlamaz" demesinden sonra gene, "Fabrika sahibi, fabrika sahibinin oğlu, umum müdür, muhasebeci, başmakinist şöyle bir bakıştılar."(13) sözleri bizi uyararak dikkatimizi çekiyor. Bundan sonra dokumacı, "Herkesin kendi kaygıları var; benim de var." diyor. Gene, üçüncü kez, "Fabrika sahibi, fabrika sahibinin oğlu, umum müdür, muhasebeci, başmakinist kafa kafaya verip fiskosa başlamışlardı."(14) sözlerinin tekrarlandığını görüyoruz. Aynı cümle üç kez tekrarlanıyor. Elbette burada ironi, metnin ardında saklıdır; emekçi insanların başkaldırması karşısında afallayanların gittikçe artan korkusu görülüyor. İstediklerini metnin içine gömerek söylemek aslında Orhan Kemal'in anlatım sanatının özelliklerinden biridir; sanatçı böylece çok yalın konulara çok yönlü bir anlam katmaktadır.

Gerçekliği değerlendirirken Orhan Kemal, kahramanlarının, yani emekçi insanların ruhsal durumunu ve mantığını kullanıyor. Orhan Kemal yalnızca tüm ruhsal ve siyasal sempatisini yönelttiği halktan söz etmiyor; yaşamın gerçekliğini yalnız halkın görebileceği biçimde yansıtıyor. Orhan Kemal, gerçekliği halkın gözüyle yansıtıyor ve halkın çıkarlarını savunuyor.

Yazar, yapıtlarını burjuva ideolojisi ortamında, ülkenin kendine özgü toplumsal ve tarihsel gelişmesinden dolayı devrimci temponun çok yavaş olduğu koşullarda yaratıyordu. Bununla birlikte Orhan Kemal, sıradan insanların kişiliklerinde toplumsal özellikleri yakalayarak belleğimize yerleştirmiş ve daha mutlu bir geleceğe inancını koruyabilmiştir. Bunu başarabilmesini de toplumsal ilişkilerin aldığı yönü kavramasına, tarihsel gelişme karşısında edindiği bakış açısına, yani bilinçli bir tarih görüşünü benimsemesine borçludur.

Orhan Kemal'in yapıtlarında Gorki'ye benzer bir iyimserlik görülüyor. Bu iyimserliğin temelinde dürüstlük, yaşama ve insanlara karşı edinilen gerçekçi bir tutum yatar. Yazar, yansıttığı gerçekliğin bu olumlu yönlerini, gözleri daha açılmamış, kölelik bilincinden kurtulmamış insanların dramatik durumlarının, onların çektikleri acıların, ızdırapların ve haksızlığın ardında görebilmiştir.

Orhan Kemal'in yazarlığından söz ederken Gorki'nin adını anmamızın bir nedeni vardır. Sabahattin Ali, edebiyatçılığının ilk yıllarında romantik Gorki'ye yakınsa, Orhan Kemal de aslında, temelinde gerçekçi Gorki'ye yakındır. Türk yazarının, Rus yazarının etkisi altında kaldığını şimdilik ileri süremeyiz. Böyle fikirleri ileri sürebilmek için büyük savlara ve kanıtlara gerek vardır. Ama bu iki yazarın birbirine yakınlığı kuşkusuzdur. 

Orhan Kemal, Gorki'nin yapıtlarını anlar ve severdi. "Necati", "Kitap Satmaya Dair", "Ekmek, Sabun ve Aşk" öykülerinde Gorki'den söz eder. Rus yazarının yapıtlarında onu en çok çeken şey, en başta gerçekliğin yalın ve doğru olarak betimlenmesi, halkın daha mutlu bir geleceğe doğru gittiği yolunda bir umut, sonra da Gorki'nin bilgi ve yaşamda daha onurlu bir yer edinmek için savaşma çağırısıdır.

"Ekmek, Sabun ve Aşk"ta Orhan Kemal, bir gardiyan olan Galip'le dostluğunu anımsıyor. Birbirine çok zıt olan iki insanı; kitaplara duydukları sevgi yakınlaştırıyor. Yazarın Galip'e verdiği kitaplar arasında Gorki'nin Benim Üniversitelerim'i de vardır; ama bu kitap, Galip üzerinde pek büyük bir etki yapmamıştır; o, "Senin, benim gibi herhangi bir adamın yaşamına benziyor bu." diyor.

Gorki'nin yapıtları, romantik ve düşlerle yaşayan öykü kahramanı işçi Necati için bütünüyle başka bir anlam taşımaktadır. Onu, Gorki'nin olağanüstü insan sevgisi heyecanlandırır. Hapishanede ranzasının yanındaki duvara Necati, büyük bir özen göstererek kömürle şunları yazar: "Peşkof - Gorki".

Gorki'nin yaşamını kendisine örnek olarak alıp benimsedikten sonra Necati, sıradan bir emekçinin de insanlara yararlı olabileceğine inanmıştır. Necati o zaman bir kitap yazarak insanlara kendi yaşamını anlatmak isteğiyle yanıp tutuşmaya başlıyor.

Necati, kendisini endişelendiren moral ve etik sorunlara Gorki'de çözüm arıyor. "Çocukluğum", "Ekmeğimi Kazanırken" ve "Benim Üniversitelerim" in yazarı Gorki gibi Necati de, yaşama koşullarından ötürü kendi sucu olmadan cahil ve kaba kalmış insanlara karşı anlayış ve hoşgörü geliştirmeye çalışıyor.

Öykü, yazar tarafından anlatılıyor (Necati, anlatıcıyla konuşurken ona Orhan diyor). Sonra, Necati'nin, Gorki'ye duydukları aracılığıyla Orhan Kemal, insan ve yazar olarak Gorki'ye karşı olan duygularını dile getirerek ona duyduğu ilgiyi bize anlatmış oluyor. Hapisteki emekçinin Gorki'yi okuduktan sonraki duyguları, aynı zamanda Orhan'ın kendi duygularını dile getiriyor.

"Kitap Satmaya Dair" adlı otobiyografik öyküsünde yazar, Gorki'ye karşı duyduğu sevgiyi açıkça belirtiyor. Öykünün kahramanı işsizdir; ama elinde kalan tek şeyi, kafasını biçimlendiren kitapları satmaya bir türlü karar veremiyor: "... Kitapların herbirinde haşiyeler, notlar, mütalaalar... İşte Tolstoy'un "Harp ve Suİh"u... Sonra "Benim Üniversitelerim." Bilhassa bu... Onda mutlaka Gor
ki'den birşeyler... Yahut da, o da Gorki gibi yaşıyordu da..."(15) ' ,

Gorki'nin üçlüsüyle Orhan Kemal'in otobiyografik yapıtları arasında büyük benzerlik vardır; bu, iki yazarın ya-şamlarındaki benzerlikten geliyor. İki kitaptan oluşan ("Baba Evi", "Avare Yıllar") bu Küçük İnsan Notları adlı kitabı Gorki'ye yaklaştıran şey, yaşamlarındaki benzerlik, fikir
ve sanat alanında iki yazarın ortak arayışları ve ikisinin de adaletsiz toplum yapısını suçlamamalarıdır. Orhan Kemal'in "Bir İnsan" adlı öyküsünde, herşeyini, bütün parasını pulunu yitiren birisi şöyle diyor: "- ...Beyefendi! Her yerde insanlar... Koşuşuyorlar, gidiyorlar, geliyorlar, tutuyorlar, koparıyorlar... Yığın yığın, vıcık vıcık; sürü sürü insanlar... Üzerinize atlıyorlar, lokmanızı ağzınızdan kapıyorlar beyefendi. Beyefendi insanlar kurt gibi, kurtlar gibi saldırıyorlar beyefendi!"(16) Bu bize Gorki'nin Benim Üniversitelerim'ini anımsatıyor; orada da birisi şunları söylüyor: "Ben, hırsız gözüyle bakılan bir insan sayılırım. Doğrudur, ben suçluyum. Bakın, herkes hırsızlıkla geçiniyor. Herkes birbirini sömürüyor ve kemiriyor..."(17)

Orhan Kemal, kahramanlarını -halktan insanları- kesinlikle idealize etmiyor. Yalnızca ağır yaşam koşullarının insanın ruhsal dünyası üzerinde yaptığı çok yıkıcı etkiyi belirtiyor. ("Ekmek Kavgası", "Köpek Yavrusu").

"Köpek Yavrusu" öyküsünde böyle küçük bir sahne görüyoruz -erkek çocuklar bir değnekte küçük bir köpek yavrusuna vuruyorlar;- köpek yavrusu açısından bağırıyor, çocuklar da bundan büyük bir zevk duyuyorlar. Bitkin köpek yavrusu, sesini kestiği zaman, ona işkence yapanlar üzülüyorlar. Büyük insanların da katıldığı topluluk ısrarla "Vur! Vur!" diye bağırıyor ve oğlanlar onlardan Cesaret alıp zavallı hayvan için bir sürü yeni işkence yaratıyorlar. 

Aklımıza ister istemez Gorki'nin Çocukluğum'undan dizeler geliyor: "Sokaktaki oyunların acımasızlığı beni her zaman isyana sürüklüyordu. Bu benim çok rastladığım, kudurganlığa dek varan bir acımasızlıktı. Çocukların köpekleri ve horozları dövüştürmelerine, kedilere işkence etmelerine, Yahudilerin keçilerini kovalamalarına ve sarhoş dilencilerle alay etmelerine dayanamıyordum."(18).

Görüyoruz ki, bu iki yazarı birleştiren şey, "insanın" acımasızlığına karşı duyarsız kalomama biçiminde ortaya çıkan hümanizmadır. Ama oğlanların vahşetini ve acımasızlığını suçlarken Orhan Kemal de Gorki de bu davranışlara yol açan nedenleri ortaya çıkarıyorlar; bu nitelikleri gösteren insanlar, aslında kendileri mutsuzluk içindedirler - yoksulluğun ve cahilliğin kurbanıdırlar.

Öyle ki, Orhan Kemal'in öyküsünde acınacak durum da olan yalnız "ızdıraplarını insanlara anlatamayan" köpek yavrusu değil, onun kadar acınacak durumda olan, ona işkence yapan solgun yüzlü, zayıf, paçavralar içindeki çocuklardır.

Orhan Kemal'in "ezilmiş ve aşağılanmış" insanlara karşı duyduğu yakınlığı, düşük kadınlar temasını işleyen yapıtlarında da görüyoruz ("Bir Lira", "Kötü Kadın", "Bir Kadın", vb). Orhan Kemal, kadın kahramanlarının yaşamını çok soğukkanlı ve görünüşte hiç duygularına kapılmadan sanki çok alışılmış bir şeymiş, gündelik bir şeymiş gibi anlatıyor. Oysa yapıtlardaki bu soğukkanlılık aslında, bizi sarsıcı bir etki yapıyor. Bu kadın kahramanların yazgılarına kaçınılmaz bir şeymiş gibi boyun eğmeleri, okurda bir isyan duygusu uyandırıyor.

Gene Gorki'nin Ekmeğimi Kazanırken adlı romanındaki Natalya aklımıza geliyor. Üçlünün yazarı, bu kadınla son görüşmesini şöyle anlatıyor: "Ben onun bir sokak kadını olduğunu hemen anladım; çünkü o sokakta başka kadın yoktu. Ama bana bunu kendisi açıkladığı zaman duyduğum acımadan ve utançtan gözlerim yaşardı. Kendisinin bunu sanki bildiğini görmek benim içimi dağladı; çünkü daha kısa bir süre önce öylesine gözüpek, öylesine özgür, öylesine akıllı bir kadındı ki o!"(19).

Gorki gibi Orhan Kemal de bu dünyadaki yaşamı yaratan, emeğin büyük yükünü omuzlarında taşıyan, ama meyvalarından hiç yararlanmayan yeni bir halkın doğuşunu anlatıyor. Orhan Kemal'in, halkın zor yaşamını yansıtan yapıtları kesinlikle kötümser bir hava taşımıyor; çünkü yazar, halkın tükenmez gücüne ve mutlu geleceğine inanmıştır.

Orhan Kemal'in yapıtlarını okurken, ister istemez Gorki'nin şu güzel sözleri aklımıza geliyor: "Bizim yaşamımız çok şaşırtıcıdır, çünkü hayvan gibi insanların oluşturduğu tabaka ne denli doğurgan ve kalın olursa, o denli bu tabakayı delerek gelişen parlak, sağlıklı, yaratıcı ve iyi insanlar çıkıyor; bu da aydınlık ve insanca bir yaşamın yeniden doğacağı yolunda bize büyük bir umut veriyor."(20)

Orhan Kemal'in "Hamam Anası" (1955) öyküsü, içerik ve sanat açısından öteki öykülerinden oldukça ayrıdır. Emekçi halkın adaletsizliğe karşı başkaldırısını, mertliğini, sağlam inancını, sömürgenlere ve zalimlere karşı nefretini, giderek eylem çağrısını bu öyküsünde yazar, alegorik bir biçimde anlatıyor.

"Hamam Anası"ndaki hümanist tutum ve çok belirgin romantik üslup yazarı, Gorki'nin "İtalyan Öyküleri"ne ve bunların arasında çok tanınan "Ölümü Yenen Kadın" öyküsüne yaklaştırıyor; ama elbette bu tema her iki yazarda başka başka işleniyor.

Gorki'de ana, ölümü yenen kadın olarak görülüyor. Ana, "bu dünyanın kanlı kırbacı" olarak tanınan Timurlenk'i kendi istemine boyun eğmeye zorluyor ve korkunç Timurlenk, kadının sözüne uyarak esir düşen oğlunun bulunması için üçyüz atlı çıkarmaya mecbur kalıyor.

Gorki, öyküsünü şöyle bitiriyor: "Bütün bunlar, gerçektir. Her bir sözcüğü gerçektir. Bunu analarımız biliyor. Onlara sorun; Onlar size:

"Evet, bu ölümsüz bir gerçek. Biz ölümden daha güçlüyüz. Biz dünyaya kahramanlar, şairler ve bilge kişiler armağan ediyoruz. Dünyaya, ün salan her şeyi biz ekiyoruz, diyeceklerdir."(21)

Orhan Kemal'in yapıtında Hükümdar'la tartışan dul kadın, Firavun Tutankamen'den Ehramlar yapılırken can veren kocasının öcünün alınmasını istiyor. Ama, "Kadıncağız anlatmaya çalışmışsa da, Hükümdar bu dertlinin derdinden ne anlar. Gürlemiş: "Yıkıl karşımdan!"(22)

Kadın gider, ama arayışından vazgeçmez. Yıllar, yüzyıllar geçer. Başka hükümdarlara başvurur. Peygamberlere ve Allaha yalvarır. Ama hesaplaşma saati henüz gelmemiştir.

Öykü şöyle sona eriyor: "Kim ne derse desin, bu sabırlı kadın günün birinde Tutankamen'den hakkını alacak, asırlardır çektiklerini onun hükümdar burnundan fitil fitil getirecek! Ben buna inanıyorum."(23).

Bu iki yapıtın kadın kahramanları birbirine çok yakındır. Örneğin Gorki'de şu dizeler var: "Hükümdar'ın önünde, eski püskü ve güneşte solmuş giysiler içinde, yalınayak, çıplak bağrını örtmek için siyah saçlarını omzuna serpmiş, tunç yüzlü, hükmeden gözleriyle bakan kadının Aksak Timur'a uzattığı esmer eli hiç titremiyordu."(24).

Orhan Kemal bu kahraman kadını şöyle anlatıyor; "... Siyah çarşafına sıkı sıkıya bürünmüştür... ve kara gözlerinin akıyle beyaz beyaz bakar. Dilenciye benzemediği için, sadaka verip vermemekte tereddüt edilir"(25).

Gorki'nin, ananın Timurlenk'e uzattığı elinin titrememesine dikkatlerimizi çekişi rastlantı değildir. Bu el yal-varmıyor, buyuruyor. Orhan Kemal'de de aynı şeyi görüyoruz; insanlar kadına sadaka vermeye bir türlü cesaret edemiyorlar. O, acınacak bir dilenci değil, öc saatini bekleyen bir büyücüdür.

Orhan Kemal de Gorki gibi, kahramanca davranan bir kadın kişiliği karşısında yenik düşen Hükümdar temasını gene Gorki'ye yakın bir üslupla işliyor.

Bununla birlikte Orhan Kemal, siyasal (püblisist) bir yazar olarak bu öyküde temaya iki yanlı bir çözüm getiriyor. Bu çözümlerden biri, doğrudan doğruya masal yapısına uygun bir sonuç, ötekiyse açık ve özlü bir sonuçtur. Hatırlatmak isteriz ki Orhan Kemal, hiçbir zaman açıkça didaktik sonuçlardan yana olmamıştır. 50'li yıllarda yazılan "Hamam Anası", Gorki'nin masalından daha belirgin toplumsal ve kışkırtıcı bir özellik gösteriyor.

Orhan Kemal'in yazar olarak ortaya koyduğu kendi görüşlerini açışı her zaman doğru olarak anlaşılmıyor. Aynı şey, zamanında Gorki'nin yapıtlarının değerlendirilmesinde de olmuştur.

Yüzyılın başlarında bazı burjuva eleştirmenlerinin Gorki'nin yapıtlarını oluşturan özellikler arasında yalnızca kapitalist dünyaya yöneltilen eleştirileri gördüklerini belirt-mek ilginç olacaktır. Bu konuda bir Fransız edebiyatçısı ve Akademi Üyesi olan Melchior de Vogüe'ün açıklaması ilginçtir: "Revue de deux Mondes" da (1 Ağustos 1901) çıkan bu açıklamada ünlü Melchior, Gorki'nin yapıtlarını hiç anlamadığını göstermiştir.

Vogüe, Gorki'nin gözlemlerinin çok sınırlı, gerçeğe bakış açısının da çok dar olmasını eleştirerek şöyle devam ediyor: "... ve çok rastlanan bir iki istisna dışında Gorki, hiçbir zaman emekçi sınıftan yukarılara çıkmıyor ve toplumun sınıf dışına itilmiş olan ayak takımı üzerinde durmaktan büyük bir zevk alıyor." Rus yazarının yapıtlarında insan yaşamını zorlaştıran koşullara karşı içten ve ısrarlı bir başkaldırmanın bulunduğunu kabul ederek Fransız yazarı, gene de ısrarla Gorki'nin "olumsuzlamadan başka bir şey getirmediğini", ahlâk alanındaki arayışları bakımından onun, öncüleri olan Dostoyevski ve Tolstoy' dan daha geri kaldığını söylüyor.

95
0
0
Yorum Yaz