08 04 2008

ÖNER YAĞCI İLE “Roman AşKıyla” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

ÖNER YAĞCI İLE “Roman AşKıyla” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

KADİR İNCESU

 

“Yazarı yazar yapan dildir.” Öner Yağcı

 

Son birkaç yılda Öner Yağcı’nın Savaş ve Edebiyat, Nâzım Hikmet Aydınlığı, Nazi Kampları, Emperyalizm ve Yurtseverlik, Küreselleşme Sürecinde Edebiyatımız adlı yeni kitaplarını okuduk. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Hayyam gibi halk edebiyatı çalışmalarının arasına Nasreddin Hoca ile Ezop’u da katan Öner Yağcı, bu kez roman, romancılık ve romanımızla ilgili sorunları incelediği Roman Aşkıyla (*) ile çıktı okurlarının karşısına.

Romanımızın sorunları, darbelerin romanımıza etkileri, romanımızın yüz yılı, romanda otosansür, barış romanları, 68 kuşağı ve romanımız gibi konuların yanı sıra  roman eleştirilerinin, dünya romanından roman incelemelerinin de yer aldığı kitapta romanımızın tüm serüvenini izleyebiliyoruz.

Öner Yağcı “Bir edebiyat yapıtının kitlelere seslenmesi, görevini yapabilmesi için, gerçekleri açıklaması gerekir. Çünkü edebiyat, dünyayı doğru tanıma ve yorumlama araçlarından biridir. Toplumsal yapıdaki bozuklukları tüm boyutlarıyla, ortaya koyan, bunlara karşı çıkan bir yazar bu aracı başarıyla kullanmış demektir.” şeklinde açıklıyor yazarın sorumluluğunu yeni kitabı “Roman Aşkıyla’da... Ancak kitabı bitirdiğinizde Öner Yağcı’nın edebiyatımız konusunda karamsarlığa kapıldığını da görmek mümkün...

Öner Yağcı’ya yeni kitabı Roman Aşkıyla üzerine sorular sordum, o da yanıtladı. İşte söyleşimiz:

 

— Önsözde sorduğunuz bir soruyla başlayalım isterseniz: “Günümüzde yazarın sorumluluğu ne olabilir ki?”

— Her şeyin doludizgin kirletildiği bir yaşamda doğal olarak “yazar” kavramı da kirletiliyor. Böyle olunca da her “yazar” için farklı yanıtı var bu sorunuzun. Kimilerine göre yazarın sorumluluğu eskilerde kaldı. Yazarın kime karşı sorumluluğu olabilir ki diyenlerin sesi güçlü çıkıyor üstelik. Toplumundan sorumlu olanlar politikacılardır onlara göre; onlar toplumun bugününü de, geleceğini de, her şeyini de belirlerler, yazarın toplumla ilgili bir kaygısı olamaz. Ama yazarların toplumun dili olduğunu savunanların soyu tükenmedi elbette. Hele ki küreselleşme koşullarında Yeni Dünya Düzeninin istediği gibi bir yazar olmayı içine sindiremeyenlerin, özellikle de Türkçe gibi görkemli edebiyat yapıtlarına imza atmış bir dilin yazarlarının, toplumunun sorunlarıyla ilgili konularda susmaya hiç hakkı yoktur. Edebiyat, toplumun vicdanının çığlığı olmaya devam etmelidir ve yazarların sorumluluğu da toplumlarının yaşadıklarıyla, sorunlarıyla, gerçekleriyle örtüşmelidir. Bu anlayış yazar bilinçlerinden ve duyarlılıklarından uzaklaştığı için yazar sorumluluğunun gündemdeki yerini koruması gerektiğini düşünüyorum.

— Yeni kitabınızdaki yazılar 30 yıllık bir yazma sürecini kapsıyor. Romanımızın 30 yıllık süreç içindeki gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Roman Aşkıyla’da 1970’li yılların ortalarından beri yazdığım romanla ilgili yazılarımı bir araya getirdim. Bu yazıları bir araya getirip kitap boyutunda sunma kararım yazıların, yazılardaki düşünce, saptama, uyarı ve önermelerin eskimemişliğinden kaynaklanıyor. Özellikle 12 Eylül sonrasında, 80’li yıllarda, ortaya çıkmaya başlayan; romandan insanın, insani değerlerin ve toplumun uzaklaştırılması; romana mistisizmin, magazinin, kadın cinsini nesne olarak gören anlayışların katılması adımları o zamanlar başlamıştı. Geldiğimiz noktada romanın getirilmek istendiği bu projenin büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görmek hüzün verici. Tabii siyasal ve toplumsal yenilginin, siyasal ve toplumsal olarak ırkçı ve dinci bağnazlığın kuşatılmışlığının, küreselleşmenin kozmopolit ideolojisinin sunduğu acıtıcı yaşam biçimi her şeyde olduğu gibi roman alanında da egemen olmuş durumda.

— Roman Nereye adlı yazınızda “Romanımızın Don Kişot’ları neredesiniz?” diye sormanızın nedeni nedir? Romanımızın Don Kişot arama sürecine gelişi nasıl oldu?

— Roman alanında yaşananların ürkütücü boyutlara ulaştığını gördükten sonra, 15 yıl önce atmıştım o çığlığı. Kendi kendime roman nereye gidiyor diye sormuş ve ortama bakarak yanıtlar aramıştım. Mutlaka birileri götürüyordu, kendi kendine gidemezdi. Kurulmak istenen Yeni Dünya Düzeninin efendisinin egemenlik için çeşitli ülkelere yönelik düzenlediği operasyonlar dünyaya ve insana yakışmıyordu. Ülkemizde 12 Eylül 1980’le getirilen düzenlemeler Yeni Dünya Düzenine geçiş için gerçekleştirilmişti. Para en yüce değer olmuştu; marka, vitrin, moda, fal, reklam, değersizlik değer olmaya başlamıştı. İnsanlar, içeriksizleştirilen, dönemin görkemli aracı televizyonla, basınla magazinleştirilen yeni yaşama biçimine özendirilmeye başlanmıştı. Bu toplumsal tabloda roman nereye götürülebilirdi? Dil küçümseniyor, yok ediliyordu, dil küresel dilce bombalanıyor, dilin dillenmesi engelleniyordu. Anlatı, masa başı uydurmalara dönüştürülmüştü. Stendhal’in dediği “gökyüzünün mavisiyle sokağın çamurunu birlikte veren”, yaşamın sıradan ilişkilerini, dili sanata dönüştürerek aktaran, insanlığın aydınlık arayışında önemli bir olay olan romanın yolculuğu sıkıntıdaydı. Dünya nereye götürülüyorsa roman da oraya götürülüyordu. Her şey gibi romanı da egemenliğine alan güç belirlediği yaşama biçimi ile roman yazma coşkusunu yok etmekten başlayarak, yayın dünyasının koşulları nedeniyle yayımlama olasılığını azaltıyordu. Tekelleşme, romanın dağıtılma, okura sunulma olanaklarını daraltıyordu, Zaman tüketime aktarıldığı için romanın okunma şansı azalıyordu. Egemen sistem romanın roman dışı ölçütlerle değerlendirilmesini getiriyordu. Durum böyle olunca; yazılamayan, basılamayan, dağıtılamayan, okunamayan, değerlendirilemeyen roman nereye gidebilirdi? Dünyanın bin bir dilinden bin bir diline uçuşan evrensel kimlikli roman Don Kişot’la başlamıştı ve Don Kişot’lar istiyor şimdi demek doğal bir sonuç olmuştu benim için. Onun için “Romanımızın Don Kişot’ları neredesiniz?” diye sormuştum. Sorum hâlâ yanıt bekliyor.

— Öner Yağcı’nın roman anlayışının şekillenmesinde neler etkili olmuştur?

— Roman Aşkıyla’da epeyce geniş olarak aktardım bunu. Kendi toprağına, kendi insanına, kendi değerlerine yabancı olan bir roman düşünemiyorum. Özellikle Cumhuriyet ve dil devrimiyle birlikte özgürleşen Türkçenin olanaklarıyla yaratılan roman birikimimiz yeni kuşakların romancılıklarının şekillenmesini anlamlı olarak sağlıyor. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Bilbaşar, Fakir Baykurt gibi büyük romancılarımızın mirasının yanına Rus ve Fransız klasikleri başta olmak üzere dünyanın görkemli romanlarını ve romancılarını katınca bir romancının roman anlayışı ortaya çıkıyor. Tabii dünyada ve ülkemizde yaşanan gerçekliğin romanla örtüşmesini de eklemeliyiz bu mirasa.  

— Romanımızla ilgili tespitlerinizden birisi de; bireyci romanın, toplumcu romana karşı güçlenmesi... Bu durumu yazar, okur ve yayıncı açısından nasıl değerlendirebiliriz?

— Bu, toplumsal gerçeğimizin bir sonucu. Yaşamda bireycileşmenin egemenliği söz konusu olduğuna göre romanda da böyle olması doğaldır. Romanın her alanındaki insanların da bundan etkilenmesi kaçınılmazdır.

— Bu durumu yine yazılarınızda sözünü ettiğiniz “Kaçış Edebiyatı”yla ilişkilendirebilir miyiz?

— Herkesin toplumsallıktan uzaklaşmasını öneren ve bunu gerçekleştirme yolunda yapılanan düzen elbette roman alanında da bir kaçış gerektirecekti. Edebiyatta yaşanan kaçışın, bu operasyonların sonuçlarının yalnızca bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Sistemin istediği magazinel ve mistiksel romancılığa boyun eğmek de sonuçlardan biri bence.

— 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini incelediğimizde, edebiyatımız açısından en olumsuz sonuçların 12 Eylül darbesi sonrası oluştuğunu görüyoruz. Bunun için olsa gerek, yoğun olarak romanımızda 12 Eylül sonrası yaşananların üzerinde duruyorsunuz. Yarışmalarda verilen büyük para ödüllerinin sanatçıları istemedikleri konularda yapıtlar vermeye yittiğini belirtiyor, bu durumu da “otosansür” olarak açıklıyorsunuz. Bu durumu aşmanın yolları neler olabilir?

— Her türlü sansürle başa çıkmayı başaran yazarın ne yazık ki otosansür belasına karşı elinden hiçbir şey gelmez. Yazarlık bilincini ve onurunu korumaktan başka sonuç alıcı bir yol yok.

— Kitabınızı okuyanların “Aydın” tanımlarının değişeceğine inanıyorum. 18 Aralık’ta Şükran Kurdakul için yapılan ve yaklaşık 10 kişi tarafından izlenen anma toplantısında da, “Hiçbir ülkede emperyalizm, işbirlikçiler olmadan var olamamıştır. Ülkemiz bu konuda müthiş bir sınav veriyor. Köleleşmiş aydınlar, kendisini satmış aydınlar, onursuz aydınlar ve ülkesinin sömürülmesini dert etmeyen aydınların çoğunlukta olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Şükran Kurdakul, var olan koşullara karşı bir aydın kendini nasıl korurun örneğini vermiştir.” demiştiniz. “Aydın”ımıza neler oluyor?

—İşbirlikçi” ve “aydın” kavramlarının yaşamda çok önemli yerleri olduğunu düşünüyorum. İşbirlikçiler olmasaydı Zencilerin yakalanarak gemilere doldurulması, köleleştirilmesi gerçekleşebilir miydi örneğin? Ya da iz süren Apaçi işbirlikçiler olmasaydı Kızılderililer katledilebilirler miydi Amerika’da. Daha sıcak, işbirlikçiler el vermeseydi Irak böylesine perişan edilebilir miydi? Ya aydınlar? Toplumlarını geleceğe taşımanın sorumluları değiller midir? Ülkemizde yıllardır korkunç bir aydın kırımı yaşanıyor. Sürgünlerle, yargılamalarla, hapisliklerle, işkencelerle, suikastlarla, bombalamalarla, cinayetlerle aydın birikimimiz yok edilmeye çalışıldı hep. Ama aydınlarımız direnmeyi bildiler. Şimdilerde, insanların toplumsallıktan uzaklaştırılmasını sağlayan küreselleşme koşullarında aydınların da aynı rotaya çekilmeleri, ne yazık ki bir aydın boşluğu yarattı. Yaşadığımız budur.

— Niçin Roman Aşkıyla dediniz?

— İnsanı ve yaşamı her şeye rağmen savunduğumuz gibi aşkı ve romanı da savunmalıyız düşünüşüyle koydum kitabın adını. Aşkla yaşamalıyız her şeyi çünkü. Aşkla sarılmalıyız değer verdiğimiz her şeye. Yayımlanmayı bekleyen Şiir Aşkıyla, Edebiyat Aşkıyla, Aydınlık Aşkıyla adlı kitaplarımın adını da bunun için böyle koydum.

 

— Teşekkür ederim.

—Ben de teşekkür ederim.

 

(*) Roman Aşkıyla, Öner Yağcı, İleri Yayınları, 2006, 360 sayfa.

 

Cumhuriyet Kitap 2007

45
0
0
Yorum Yaz