AlsahBlog / Sarı Yazma

• 13/12/2007 - Hababam melodisini yitirdi

HAFTANIN FİLMLERİ

HAFTANIN FİLMLERİ
'Yolda', Yılmaz Güney'in Bursa Cezaevi'nden Isparta'ya nakli sırasında yaşanan iki günü, Erden Kıral'ın eklediği kimi kurmaca olaylarla aktarıyor.
Erden Kıral imzalı 'Yolda', Yılmaz Güney ekseninde bir dönemin gizli tanıklarını perdeye taşıyor. Filmde Halil Ergün, Serdar Orçin ve Yeşim Büber başrolleri paylaşıyor

08/04/2005 (1595 kişi okudu)

UĞUR VARDAN (Arşivi)

'Yol'u Yılmaz'dan geçen...
Akıp giden bir tarih ve ona eklenen insanlar... Bazıları olayların birinci elden tanıkları, çokları da seyircisi... Türk sinema tarihinin en büyük başarılarından biri sayılan 'Yol', bu anlamda herkes için aynı şeyleri ifade etmiyor. İzleyici için, eleştirmen için, sanatsever için belki büyük bir övünç kaynağı ama mesela Erden Kıral için, keza Şerif Gören için bambaşka bir şey; belki de bir trajedinin ta kendisi. Mesela Gören, filmin yönetmeni olmasına karşın 'Yol'un hep Yılmaz Güney ismiyle anılmasının psikolojik yüküyle baş başa bırakılmadı mı? Bırakıldı elbet.
Ama hiç değilse Gören'in şöyle bir kıvancı var; Cannes'ın 50. yılı dolayısıyla çekilen o ünlü 'tüm kazananlar' fotoğrafında yer aldı ve o kare, artık onun hakkının, sonsuza dek teslim edilmesini sağlayacak.

Yarayı kapatmaya soyunmuş
Erden Kıral içinse durum tabii ki farklı; filmi çekmeye koyulmuşken iş elinden alındı ve hiçbir zaman kapanmayan bir yara oluştu. Zaman her şeyi örter derler; ama 'Yolda' projesi hiçbir şeyin örtülmediğini gösteriyor. Hesaplaşmanın ise meselenin ortaya konduğu 'er meydanı'nda, yani sinemada yapılması işi daha da ilginç bir hale sokuyor. Yani Kıral, son çalışması 'Yolda'da esas olarak yarayı kapatmaya soyunmuş.
Peki gelelim can alıcı soruya; kapanmış mı? Bana sorarsanız hayır. Yılmaz Güney'in Bursa Cezaevi'nden alınıp bir Chevrolet'ye konularak Isparta'ya nakli sırasında yaşanan iki günü, kendince yorumlayan ve kimi kurmaca olaylarla, zamanında vermediği, veremediği cevapları, perde yoluyla vermek isteyen Kıral, ne yazık ki çok da başarılı bir film ortaya koyamamış.
Kıral'ın sinema dergilerinde ve Milliyet Sanat'ta çıkan söyleşilerine göz attım; hepsinde aynı refleskin izleri var: Bu, olayların bire bir izdüşümü değil, dönem filmi değil, isimler gerçek değil vs vs. O halde bunca eğip bükme karşısında bizim seyirci olarak nasıl bir pozisyon almamız gerekiyor? Ben kendi adıma şunları söyleyebilirim; bu ülkenin insanları olarak Güney'i hem 'resmi', hem de 'resmi olmayan' tarihin bakışıyla bir yerlere oturttuk. Kıral'ın da Güney'le, bizim dahil olmadığımız bir hesaplaşması var; bir tür Tanrı'yla kul arası gibi...
Şimdi bu filmle, tanıkları çok az olan bir olay, legalize oluyor. Peki bu legallikten seyirci olarak bizde nasıl bir iz bırakılıyor? Salondan çıktığımızda, kafamızdaki Yılmaz Güney imajı değişiyor mu, Erden Kıral'a yapılan haksızlığı yüreğimizde hissedebiliyor muyuz? İçerideki bir yönetmenin filmini başkasına çektirmek zorunda kalmasından dolayı yaşadığı ıstıraba tanık oluyor muyuz? Geride kalanların yaşadığı acılar, mesela içerideki yönetmenin eşi, keza haksızlığa uğrayan genç yönetmen; onun yaşadıkları? Film, cevaplamaya niyet ettiği bütün bu sorular karşısında, son derece tutuk. Ya da şöyle söyleyelim; cevapları filmin gücü, sinematografik yanları değil Türk sinemasındaki tek kaçamak yol olan diyalogları veriyor. Yani biz bu cevapları, bir metin okuyarak da öğrenebilirdik.
Ayrıca her ne kadar Kıral 'tam bir dönem filmi değil' dese de kimi özen gösterilmemiş detaylar bir noktadan sonra göze batıyor: 80'ler anlatılıyor ama genç yönetmenin masasında bir çay, kahve vs mug'ı var. Kahvemsi bir yere gidiliyor, camında 'cafe' yazısı görülüyor. Filmin ana karakterlerini taşıyan arabalar Chevrolet ve Doğan, buna eyvallah da kaldıkları motelimsi yerden dışarıya bakıldığında yoldan vızır vızır son model arabalar geçiyor.

Hapishaneyi bulmak çok zor!
Ve metaforik anlamlar barındırması nedeniyle çekilmiş ve bence sabırları son derece zorlayan bir sahne: Polisler, Yılmaz'ı bırakacakları hapishaneyi arıyor. Sonuçta hapishaneyi bulamıyorlar ve fasit daire içinde dolaşıp duruyorlar. Küçücük bir yerleşim yerinde bir yeri bulmak bu kadar mı zor. Eğer Türkiye'de yaşıyorsan bu işin en basit yolunun, aşağıya inip birine aradığın yeri sormak olduğunu bilirsin. Üstüne üstlük bu sahnelerde polislerden biri kapı numaralarını sayıyor, kamera evleri gösterdiğinde de hiçbirinde numara olmadığını görmek mümkün; ama kamera polise döndüğünde sanki düzenli bir site içinde adres arıyor sanıyorsunuz.
Gelelim filmin en önemli kaçış noktasına. Yönetmenin ismi Yılmaz, ama karısının ismi Hale, haksızlığa uğrayan genç yönetmenin de Sedat. Sizce şimdi bunun neresi zekice ya da zarif? Yani 'İyi ama bunlar Yılmaz ve Fatoş Güney'e, Erden Kıral'a benzemiyor' dediğimizde, savunu olarak bu mu konulacak önümüze?
Ya oyunculuklar? Halil Ergün'ün Yılmaz Güney için doğru bir tercih olmadığı çok açık. Ne filmlerdeki, ne de fotoğraflardaki Güney'i buluyoruz. Buradaki Güney, 80 sonrası bunalım filmlerindeki karakterleri andırıyor. Kafası pek dolu, kafası hep başka yerde ve sanki Tanrı. Onu rahatsız etmek de bizim için suç. Üstelik diyalogları da fazlasıyla didaktik. Serdar Orçin ve Yeşim Büber'i ise bu film dolayısıyla yargılamak bence gereksiz; onların yeteneklerini ve kapasitelerini başka filmlerde görmüştük. Filmin en iyileri ise polis tayfası. Başta komiser Hilmi rolündeki Kevork Türker olmak üzere Önder Çakar ve Edip Saner mükemmeller.
Sonuç olarak 'Yolda', içinden Yılmaz Güney geçen bir film olmanın ötesine gidememiş vasat bir çalışma. Erden Kıral adına da, eski bir hesap bence en azından bu film dolayısıyla pek kapanmamış gibi.



 

Benim annem, arıza annem
Asia Argento, ne zaman popüler İtalyan dergilerinin sayfalarına taşınsa, aykırı pozlar verdi, o ilginç dövmelerini öne çıkardı. Mesaj basitti: Ben farklıyım, ben uçuk kaçığım... Eh, babanız (Dario Argento) hayatı boyunca her karesinden kan damlayan filmler çekmişse, sizin de normal olmanız pek beklenmez. Oyunculuk döneminde, daha makul rollerde izlediğimiz 1975 doğumlu Argento, iş yönetmenliğe gelince ruhundaki fırtınaları peliküle dönmeyi denemiş. İkinci kez kamera arkasına geçtiği son çalışması 'Aldatan Yürek' (The Heart Is Deceitful Above All Things) evlatlık olarak büyütülen yedi yaşındaki Jeremiah'nın gerçek annesiyle karşılaşması sonucu, değişen hayatını anlatıyor.

Pasolini'ye selam
Amerikalı yazar JT LeRoy'un otobiyografik kısa hikâyelerinden çekilen yapımda Argento, sanki Pasolini'ye selam sarkıtıyor ve 'Sodom'un 120 Günü' gibi minik Jeremiah'ın günlerini, hafif belgesel tadı da veren kamera oyunları ve her şeyden önemlisi, genç, dinamik, çarpıcı bir anlatımla huzurumuza getiriyor. Birden karşısına çıkan farklı bir anne portresiyle birlikte model ve rol seçimi farklı mecralara kayan Jeremiah, uyuşturucu ve seksle döşenmiş yollarda, küçük bedenini ve ruhunu, biçimlendiriyor. Dili etkileyici, öykü yer yer çekici ve kulak vermeye değer ama bir noktadan sonra fazla dağılıyor ve 'İyi de bu filmin hedefi ne?' sorusu, cevapsız kalıyor.
Boşrolünde kendisinin göründüğü filminde Asia Argento'nun, canlandırdığı karakter Courtney Love'ı fazlasıyla hatırlatıyor (Asia, bu benzetmeye kızıyormuş ama ne yapalım; görüntü böyle). Minik oyuncu Jimmy Bennett'ın muhteşem performansı ise filmin, en unutulmaz yanı. Ornella Muti, Peter Fonda ve Winona Ryder'ın varlıkları, filme pek bir şey katmıyor. Marilyn Manson'sa zaten benim ilgi alanıma girmiyor.



 

Çocuk bakmak daha zormuş!
İSTANBUL - Adam Shankman'ın yönettiği komedi filmi 'Komando Dadı'da (The Pacifier) Hollywood'un aksiyon yıldızı Vin Diesel'in başı küçük veletlerle dertte... Üst düzey bir sualtı komandosu Shane Wolfe'un (Diesel) yeni görevi, anneleri hükümet adına gizli bir projede çalışan beş çocuğun güvenliği için çocuk bakıcılığı yapmaktır. Gerilla savaşı ve sabotajlar konusunda özel eğitim alan Shane Wolfe için bu iş başlangıçta çok kolay görünür. Psikolojik savaş eğitimi almış olan, dünyanın en gelişmiş silah teknolojisini kullanabilen Wolfe, bir türlü başa çıkamadığı beş çocuğa bakmanın, dünyanın en gelişmiş ordularına ve terör örgütlerine karşı savaşmaktan çok daha zor olduğunu kısa sürede anlar. Amerika'da bir ayda yaklaşık 100 milyon dolar hasılat yapan 'Komando Dadı'da Diesel'e Lauren Graham, Faith Ford, Brittany Snow eşlik ediyor.
(Kültür Sanat)



 

Dört kızı başgöz etmek kolay değil
İSTANBUL - 'Hayatımın Çalımı Beckham' ile adından söz ettiren Hint asıllı yönetmen Gurinder Chadha, 'Gelinim Olur Musun'la (Bride and Prejudice) karşımızda. Orta yaşlara gelmiş bir anne olan Bakshi'nin evde kalmasından korktuğu dört kızı için uygun eşler aramaya koyulmasıyla gelişen olayları anlatan film, Jane Austin'in ünlü romanı 'Aşk ve Gurur'un serbest bir uyarlaması.
Bir düğünde tanıştığı Balraj'ı en büyük kızı Java ile baş göz etmeye karar veren annenin planı damat adayının en yakın arkadaşı ABD'li zengin Will Darcy'nin en küçük kızı Lalita'ya âşık olmasıyla içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Jane Austin'in unutulmaz eserinden yola çıkılarak sinemaya uyarlanmış filmler için de en sempatiklerinden biri olan 'Gelinim Olur musun?''da Nadira Babbar, Neveen Andrews, Namrata Shirodkar, Martin Henderson ve Aisharwaya Rai rol alıyor. Filmin tek talihsizliği ise Türkçe seçilen adı.
(Kültür Sanat)



 

'Baskın', basanın mıdır?
Amerikalılar, savunmayı sever. Mesela en önemli özelliği, hücum sanatına getirdiği kendine özgü zekâ ve estetik olan NBA'de (ki benim de ilgi alanıma girer) bile, taraftarın neredeyse tek tezahüratı vardır; 'Defense, defense...' Yani 'savunma, savunma'... Kim bilir, belki de bu tarihsel bir refleksin sonucudur; malum Yankilerin kısa tarihlerinde unutulmaz sayfalardan biri de meşhur Alamo hikâyesidir. Aralarında ünlü avcı Davy Crockett'in de bulunduğu bir grup Teksaslı vatanseverin, Meksikalı General Santa Anna'nın ordusuna karşı verdiği mücadele, yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen 'destan' kabilinden, ders kitaplarının müfredatına girmiştir.

'Savunma sanatı' filmi
Geliyoruz meselenin özüne: Haftanın mönüsünde yer alan 'Baskın' (Assault on Precinct 13) da, bir tür 'savunma sanatı' filmi. Detroit'teki eski bir karakol olan Precinct 13'te, yılın son gününde yaşanan olayları öyküleyen film, eski bir John Carpenter filminin yeniden çevrimi (işin aslı biraz gerilere gidiyor, Carpenter da 1976 yapımı filmini çekerken, bir western klasiği olan 'Rio Bravo'dan esinlenmiş).
Bir grup mahkûmu taşıyan hapishane aracı, kar yüzünden görüş mesafesinin sıfıra indiği son derece soğuk bir günde (ki 31 Aralık'tır o gün), geçmişi yaralı genç çavuş Jake Roenick'in sorumluluğundaki karakola sığınır. Mahkûm grubunun en önemli ismi, bir suç makinesi olan Marion Bishop'tır. Bir polis öldürmüştür, ve bu yüzden, özellikle Organize Suçlar Şubesi'nin başındaki Marcus Duvall'in nefretini kazanmıştır. Gece olur ve karakolun, sükûneti bozulur. Bir grup maskeli adam, Bishop'ı kurtarmak için operasyona başlamıştır.
Fransız yönetmen Jean-François Richet'nin Hollywood'daki ilk çalışması olan 'Baskın', hemen mevzuya giren aksiyonlardan. Hareketli sahnelerin ve gruplar arası çatışmaların damgasını vurduğu film, dinlenme anlarında da karakter analizlerine soyunuyor. Kimi psikolojik çözümlemeleri, abartmadan ve ciddiyet maskesi takınmadan öyküsüne yerleştiren senaryo, bazı noktalarda mantığı zorluyor tabii. Mesela koca Detroit'te, bu küçük karakolda neler olup bittiğini merak eden yok; o kadar önemli bir mahkûmu yolladığınız aracın ve akabinde karakolun, akıbetini merak etmez misiniz? Daha önce 'Arabulucu'yu da kaleme alan senarist James DeMonaco, 'Neyse, buraları geçelim; siz aksiyona bakın' demeye getiriyor.
Masum yüzünü, 'Taking Lives'te kötülüğün emrine veren Ethan Hawke'ın, 'Training Day'de olduğu gibi polisiye takındığı yapımda, Laurence Fisburne ve Gabriel Byre, esaslı rol kesen isimler olarak beliriyor. Kadrodaki diğer isimlerden John Leguizamo sahne çalıyor, Brian Dennehy 'Artık çok ihtiyarladım' diyor, Maria Bello da geç kalan şöhretin tadını çıkarıyor. Filmin bir başka güzel yanı da görüntü yönetimi. Robert Ganz, kar manzaralarında olduğu gibi bütün karanlık sahnelerde, enfes kadrajlar yakalamış. Kaydadeğer bir aksiyon olarak 'Baskın'ı, türe yatkın seyirci için tavsiye edebiliriz.

 

Hababam melodisini yitirdi

Hababam melodisini yitirdi
Melih Kibar, cilt kanseri nedeniyle tedavi gördüğü Acıbadem Hastanesi'nde dün yaşamını yitirdi. Sanatçının naaşı, yarın Bebek Camii'nde öğleyin kılınacak cenaze namazından sonra Nakkaştepe'deki aile kabristanına defnedilecek.
Çeyrek yüzyıldır yaptığı bestelerle Türk pop müziğini derinden etkileyen Melih Kibar, 54 yaşında amansız hastalığa yenik düştü. 'Hababam Sınıfı'nın unutulmaz müziği ona aitti

08/04/2005 (1201 kişi okudu)

CUMHUR CANBAZOĞLU (Arşivi)

İSTANBUL - Yerli pop'ta ekip çalışmasını başarıyla uygulamış, çeyrek yüzyıldır yazdığı bestelerle birçok kuşağı derinden etkilemiş Melih Kibar amansız bir hastalığın pençesinden kurtulamayarak genç yaşta yaşama veda etti.
1951 doğumlu Kibar, Alman Lisesi'nde okurken Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması'nda ilk kez geniş kitleler önüne çıkmış, ardından Timur Selçuk'tan dersler alarak ilerlemeye başlamıştı.
Yıl 1975'ti; Türkiye ilk kez katılacağımız Eurovision Şarkı Yarışması'nın heyecanını yaşıyordu. Büyük orkestrayı yönetecek Timur Selçuk, sınıfındaki öğrencilerden yarışmanın sinyal müziği için beste yazmalarını istiyor, Kibar'ın bir gecede hazırladığı ve 'Çoban Yıldızı' adını verdiği sinyal müziğini seçiyordu. 'Çoban Yıldızı' o kadar beğeniliyordu ki, TRT sonraki yıllarda Eurovision'da alt sıralarda gezindikçe, halk arasında bu sinyal müziğiyle temsil edilmemizin gerektiği konuşuluyordu sürekli...
'Hababam Sınıfı' filminin müziğindeydi sıra. Ertem Eğilmez, 'Çoban Yıldızı' ayarında bir beste istemişti filmi için. Bu kez daha fazla vakti vardı ve rahat rahat yazdı 'Hababam Sınıfı'nın o çok sevilen müziğini. Sonuç önce Antalya'dan gelen Altın Portakal, sonra yıllara meydan okuyacak, kuşaktan kuşağa geçecek bir besteye sahip olmanın getirdiği mutluluktu...

Talu-Kibar-Evgin üçlüsü
1970'lerin ikinci yarısı Türk popunda Melih Kibar adının zirvede anılacağı yıllardı. Söz yazarı Çiğdem Talu ve Erol Evgin'le oluşturduğu 'ekip çalışması', art arda 'Sevdan Olmasa', 'İşte Öyle Bir Şey', 'Bir de Bana Sor', 'Etme Eyleme', 'Aldım Başımı Gidiyorum', 'Ah Bu Hayat Çekilmez' gibi hit parçalar sunmuştu yerli popa. Evgin'in yorumuyla liste başına yükselen Kibar-Talu işbirliği, daha sonra Füsun Önal, Nükhet Duru, Zerrin Özer, Nil Burak, Rezzan Yücel, Engin Evin, Sezer Güvenirgil gibi isimlere de şarkılar sunmuştu...
Bu başarı plaklarda kalmamış, 'Hisseli Harikalar Kumpanyası' müzikaliyle tiyatro sahnesine sıçramıştı. Ancak 1983'te Çiğdem Talu'nun çok genç yaşta yaşamını yitirmesiyle Türk popunda 'bir büyü' sona ermişti adeta.
Kibar artık yalnızdı ve uzun süren suskunluktan sonra 1986'da İlhan İrem'in yorumladığı 'Halley'le Eurovision'dan dokuzunculuk çıkartarak, Türkiye'ye o ana kadar en iyi dereceyi getirmişti. Bir başka dönemeçti bu başarı yerli popta... 1980'leri açtığı müzik okulunda öğrenci yetiştirerek, reklamlara ve filmlere müzik yazarak geçirdikten sonra, 90'lara Melki adlı stüdyosunda prodüksiyonlarla başlamıştı. Eurovision vazgeçemediği tutkuydu. 1995'te 'Sev'le TRT'yi İrlanda'da temsil etmeye hak kazanmıştı.
2000'lere ise televizyon programları, 'Yadigâr' albümü ve Zeki Ökten'in 'Gülüm' adlı filmine yazdığı müziğin Antalya'da kazandığı Altın Portakal heykelciğiyle giriş yapmıştı. Kibar'ın 'Hababam Sınıfı' serisi dışında film müzikleri pek bilinmez ama bugüne kadar beste yazdığı filmler arasında 'Bizim Aile', 'Ah Güzel İstanbul', 'Aile Şerefi', 'Dolap Beygiri', 'Namuslu', 'Çıplak Vatandaş', 'Bez Bebek' gibi önemli yapıtların olması, Yeşilçam'a ne derece önemli katkıda bulunduğunun da göstergesiydi... İkinci albüme ulaşan bu antoloji serisi daha da ileri gidecek, onun Türk halk müziğinden, Türk sanat musikisinden bolca beslenen piyanosundan taşan ezgiler, yerli pop tarihine albüm halinde not düşülecekti... O günlerde, sevilen diğer yapıtlarını albümlerde toplamaya devam edeceğini söylüyordu ve yaptı da. 2003 yılında, yine aynı espride 'ikiye ayrılmış şekilde' hazırladığı ikinci albümünü yayımlamayı başardı Kibar. 'Yadigâr-2' yerine, 'Saat Sabahın Dokuzu' adını uygun görmüştü bu kez. Yıllar önce TRT'de yayımlanmış bir dizinin müziğiydi bu.
Cumhuriyet'in 80. yaşı onuruna yazılmış '80. Yıl Marşı'yla açılan albüm 'Her Şey Seninle Güzel', 'Tüm Bir Yaşam', 'Kazandım', 'İçimdeki Fırtına, 'Koca Çınar', 'Bir Bakışın Yetti' gibi hit parçaları da içeriyordu. 'Yadigâr' ve 'Saat Sabahın Dokuzu' albümleri, Kibar'ın şahsında Türk popunun mini bir tarihçesiydi. Baştan sona sıkılmadan dinlenen, uzun soluklu bu yapıtlarla Melih Kibar müzikle dopdolu bir yaşamın özetini sunmuştu. Kanserdi, tedavi görüyordu ama, piyanosunun başından kalkmadan müzik üretmeyi sürdürerek çok sevdiği Çiğdem Talu'sunun yanına son yolculuğuna çıktı.

Onun gibiler zor yetişiyor erken gidiyor
Özdemir Erdoğan: Çok sevdiğim arkadaşımdı, büyük bir acı oldu.
Melih'in stüdyosunda çok güzel müzikal çalışmalar yapardık. Sevgili eşi sahne çalışmalarımda bana çok yardımcı olmuştur. Müzik dünyası için çok acı bir kayıp, çünkü çok başarılı bir isimdi. Tabii eserleriyle çok güzel bir şekilde anılacak. Çok acı bir sürpriz benim için eşine ve çocuklarına başsağlığı diliyorum.
Ali Kocatepe: Melih bizim kuşağın en önemli müzik üreticilerinden biriydi.
On yıllar boyunca dillerden düşmeyecek ve klasikleşmiş nice besteye imza attı.
Çok üzgünüz, çünkü sağlığına kavuştuğunu duymuştuk. Ne yazık ki yeri doldurulamayacak çok değerli bir besteciyi kaybettik. Başımız sağ olsun.
Zerrin Özer: İnanamadım. Müzik dünyasında gerçekten çok kaliteli çalışmalar yapmış bir insandı. Melih Kibar yaptığı işlerle anılacaktır. Gerçekten çok ama çok önemli bir müzik adamıydı. Çok sevdiğim bir dostumdu, şimdi diyorum ki keşke yaşarken birbirimizi daha fazla görebilseydik. Şu anda öyle bir şok halindeyim ki ne diyeceğimi bilemiyorum, sevenlerine başsağılığı diliyorum.
Garo Mafyan: Söylenecek söz bulamıyorum. İş arkadaşlığının yanında çok iyi dosttuk. Bu insanların daha çok yaşaması gerekiyor. Yaşadığımız hangi olayı düşünmeli şimdi. İş arkadaşlığımızı mı? Dostluğumuzu mu? Ölüm hiçbir zaman hoş değil. Meslektaşlığımızı bırakın o kadar yıl tanıdığım başka iyi arkadaşım da yok. Dostlarımızı kaybediyoruz.
Sezen Cumhur Önal: Yıkıldım.
Türk halkını yıllarca güzel şarkılarla buluşturmuştu. Çok önemli, çok değerli biriydi. Çok önemli eserler vermişti. Çok yakın dost değildik ama takdir ettiğim bir müzisyendi. Bizi yarı yolda bıraktı. Onun gibiler zor geliyor, zor yetişiyor, çabuk gidiyor. Tıpkı şarkısında da söylediği gibi 'İşte Öyle Bir Şey'. Ruhu şad olsun.
Aydın Oskay: Melih Kibar'ı bu kadar kısa sürede anlatmak mümkün değil. Müzik adamı olarak çok değerli bir arkadaşımızı kaybettik, başımız sağ olsun.
Nükhet Duru: Yeri doldurulamayacak bir insandı çok üzgünüm. Çiğdem
Talu'yu da aynı dertten kaybetmiştik. Sevenlerinin başı sağ olsun.

 

Kızların sınıf çatışması

Kızların sınıf çatışması
Başrolünü Hülya Avşar'ın üstlendiği film Perihan Mağden'in romanından uyarlandı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Kutluğ Ataman '2 Genç Kız'da günümüzün gençlik kültürüne odaklanıyor. Yönetmen, kitaptaki sınıf çelişkisini filmde daha ön plana çıkardığını söylüyor

08/04/2005 (889 kişi okudu)

OLKAN ÖZYURT (Arşivi)

İSTANBUL - Kutluğ Ataman, 29 Nisan'da gösterime girecek '2 Genç Kız'ın apolitik bir duruş sergileyen bugünün gençlik kültürünü anlattığını söyledi. Proje aşamasından beri büyük ilgi çeken film Perihan Mağden'in 'İki Genç Kızın Romanı' kitabından uyarlandı. Ataman'ın yönettiği Hülya Avşar, Feride Çetin, Vildan Atasever, Tuğçe Tamer, Gönen Bozbey ve Sezgi Mengi'nin rol aldığı film, farklı sosyal gruplardan iki genç kızın arkadaşlığını anlatıyor.
Dün düzenlenen basın toplantısında konuşan Ataman, kitaba göre iki genç kız arasındaki sınıfsal çelişkileri biraz daha ön plana çıkardığını söyledi. Ayrıca, varoşta yaşayan bir kız olarak izleyeceğimiz Behiye karakterini Ataman biraz daha sakin bir kişilik olarak yorumlamış. Edebiyattan sinemaya uyarlama yapmanın zorluğuna dikkat çeken Ataman, "Kitabı filme çeviriyorsunuz. Bu dikkatle yapılması gereken bir şey. Çünkü sinemada ekonomik olmak zorundasınız. Zaman limiti var. Ayrıca var olan bir romanı tekrar piyasaya çıkarıyorsunuz. Aynı şeyi ortaya koymanın anlamı yok" dedi.
Ataman, hem Hülya Avşar'ın hem de filmin iki genç kızı Feride Çetin ile Vildan Atasever'in performansından memnun. Hülya Avşar'ın çalışma disiplinini çok sevdiğini söyleyen Ataman, Çetin ve Atasever'in daha önce yanlış şeyler öğrenmediklerini; bunu avantaja dönüştürdüklerini belirtiyor.
Türk malı bir film yapmak istediklerini vurgulayan Ataman bu hikâyeyi anlatmasındaki en önemli unsuru 'Behiye'nin Handan'dan aldığı inanılmaz hayat dersi' olarak özetledi. Behiye, varoşta yaşayan ama kendi sınıfsal durumunu kırmaya çalışan, Boğaziçi Üniversitesi'ni kazanacak kadar akıllı bir kızken Handan, sarışın, Akmerkez'e takılan önyargılara açık bir genç kız tipi.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz! :: Arkadaşa gönder!

Hakkımda

"1940 Toplumcu Kuşağı" Şairlerinden Ve "Rıfat Ilgaz Arşivi"nden Seçilmiş Yazılar, Şiirler, Öyküler, Değerlendirmeler, Eleştiriler, Anılar, Etkinlikler...

Son yazılar

Eflatun Nuri: BİZ HEYBELİDE...
Rıfat Ilgaz / Filmografi
YORGUN DUDAKLI KADINLAR
KASTAMONU GÖLKÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNLARININ 2009 BULUŞMASI
"Meraklısına..." Attila İlhan Şiirleri
Arşiv 2006: AlsahBlog/SarıYazma
Türk tiyatrosu yasta: Metin And öldü
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
Homeros'u yaşatan vadide: Bornova
Ankara'dan emir gelince kutlanamayan bir Hıdırellez...
“Pes Etmek Yakışmaz Bir Şairin Karısına”
SEVENLERİ REHA MAĞDEN’İ UNUTMADI
MEDENİYETE YÜRÜYÜŞ’E DEVAM
ÖNER YAĞCI İLE “Roman AşKıyla” ÜZERİNE SÖYLEŞİ
CANA AKDAL’IN ŞİİRLERİ
‘Vefa hâlâ sözlüklerdeymiş”
AYDIN DOĞAN İLE HAKKI ÖZKAN ÜZERİNE
2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ
Aydın Hatipoğlu ile 1960 Kuşağı Üzerine
YAYINCILIK EMEK İŞİDİR
GİDE GİDE CİDE 2005 2 / GEZİ / ALİ ŞAHİN
GİDE GİDE CİDE 2005 / GEZİ / ALİ ŞAHİN
İlgaz sempozyumu kitap ve CD oldu
Basında Rıfat Ilgaz / Çınar Yayınları Arşivi'nden
Basında Rıfat Ilgaz / Çınar Yayınları Arşivi'nden

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
AliŞahin'inBloknotu'ndan
Güldeste/ EnGüzelAtatürkŞiirleri/ Seçki
KastamonuNet (Blogcu)
ÖykülerÖykücüler
RomanYazıları
ŞiirlerŞairler
YedinciSanat
EdebiyatGündemi
SarıYazma/RıfatIlgazArşivi'nden
E-Edebiyat
Esintiler
ÇocukVeEdebiyatı
Esintiler'den...
UzunİnceBirYol
TaşköprüdenSesleniş
GündenGüne
E-EdebiyatBenimBlog
UmudaYolculuk
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
DersimizEdebiyat2
DersimizEdebiyat

Kategoriler

Arkadaşlar

yeniedebiyat
alisahin37
hasan37
yedincisanat
guldeste
kastamonunet
oykuleroykuculer
romanyazilari
siirlersairler
ayassun
sevgidamlalari
handangokcek2
tulaybilgin
Nurşen Görşen
kaybolusculuk
sevilla
umitzeynep
esevcanca
gulcanca
emeginsanati
sahinsah
passions00
yeniguneturku
alsahindex
kalenderyemeksalonu
yorumsizin
http://alsahblog.blogcu.com/ Kayıt Güncel Sayfa: Toplam:
Son Sayfa | Sonraki Sayfa