17 05 2009

Eflatun Nuri: BİZ HEYBELİDE...

Eflatun Nuri: AFİYET OLSUN

 

Orhan Kemal’in ‘Yeni Baştan’ dergisine yazdığı öykü için resim yapıyordum. Orhan Ağbi’de masama abanmış yaptığım resme bakıyordu. Aziz Nesin koşar adım içeri girdi:

— Pezevenkten parayı alana kadar göbeğim çatladı. Yok, Üsküdar’dan para gelmemiş, seyyar gazetecilerden de para toplayamamış, ulan bu gazete dağıtıcılarının hepsi üçkâğıtcı, doğru dürüst birine rastlamadım yahu.

Masasına oturdu, çekmecesini açtı, elindeki bir kesekâğıt dolusu parayı çekmecenin içine boşalttı; sonra da yüksek sesle saymaya başladı.

On kuruşları on’ar on’ar masanın üzerine ayırdı; sonra da onları kâğıda sarıp fişek yaptı. Gelip masama beş tane fişeği koyarken:

— Çabuk bunları cebe indir, dedi. Her zaman iki buçuk lira verirdi, nasıl olduysa bu sefer beş lira vermişti. Masanın üzerindeki on-on beş tane kadar fişeği de masanın ucuna doğru itip Orhan Ağbi’ye:

— Orhancım şunları yok et, bir gelen giden olmadan, dedi.

Orhan Kemal fişekleri pantolonunun, ceketinin ceplerine pay etti.

Geçen gün öğlende boş tabaklar tepsi içinde masanın kenarında duruyordu. Ben elimdeki gazeteyi evirip çeviriyordum. Eflatun da odanın içinde dolaşıyordu. Bir anda odaya polisler doldu. Daha kendimi toparlamaya çalışırken, bir de baktım Eflatun yemek tepsisini alıyor, bana da: ‘Aziz Bey, hesabı yarın alırız!’ deyip kapıdan çıkıp gitmez mi? 

Orhan beni bir gülmek aldı mı? Polislerin şaşkın birbirlerine baktıklarını da görünce eh!.. Gülme krizine girmez miyim, inan iki büklüm masanın altına yıkılacağım. Avaz avaz gülmemin nedenini bilmedikleri için, herhalde: ‘Adam nihayet kafayı yedi!’ diye düşünmüşlerdir. Onlar gülerken ben elimde tepsi varmış gibi bir pandomim gösterisiyle odadan çıktım. Salonda Rıfat Ilgaz’la Mim Uykusuz ‘Ali Baba’ siyasi mizah gazetesinin yeni sayısını hazırlıyorlardı. Onlara selam verip dış kapıdan çıkarken Rıfat Ağbi bana yavaş sesle:

— Eflatun beni köşede bekle, dedi. Aziz Nesin’le dargınlıkları hâlâ sürüyordu. Aziz Ağbi biriyle dargınsa çevresindeki insanların da o kişiyle konuşmasını istemezdi. Çemberlitaş’ın karşısındaki köşede buluştuk. Duraktan ‘Beyazıt-Taksim’ tramvayına bindik.

Eflatun, Zeki Özkan bana bugün telefon etti. Amber adında bir dergi çıkaracakmış, benden öykü istedi; Eflatunu da paketle getir, dedi. Bizi ‘Baylan’da bekliyor. Tramvay Şişhane yokuşundan çıktı, Galatasaray’a döndü, durakta indik. Baylan’a girdik, Zeki Özkan, Vedat Akın (Müjde Ar’ın babası) Zafer Sülek üçü oturuyorlardı. Zeki bizi görünce işte kadro tamamlandı dedi.

Vedat Akın’la Zafer Sülek çok iyi ropörtaj ustalarıydı. Zeki:

- Hadi kalkıyoruz bu gece Amber dergisinin doğuşunu kutlayacağız, dedi. On dakika sonra Nevizade’de ki Lefter’in Meyhanesi’ne geldik, masa bir anda soğuk mezelerle donatıldı, midye dolmalar, çiroz salatası, rus salatası, fava, arnavutciğeri, yalancı dolmalar, lakerda daha neler neler derken, rakılar, şaraplar açıldı, bardaklara boşaltıldı; sular kondu, buzlar atıldı. Laterna coştu, sıra sıcaklara geldi Zeki, Rıfat Ağbi’ye:

— Rıfat Bey sıcaklardan ne alırsın, dedi.

— Yahu her şey var, gerek yok.

— Olmaz, senin gıdana iyi bakman lazım! Garsona, birbuçuk karışık Rıfat Bey’e, dedi.

Sonra bize dönerek çocuklar biz de birer buçuk karışık yeriz değil mi? dedi. Kimseden ses çıkmayınca garson içeri bağırdı:

— Beş birer buçuk karışık ızgara.

Zeki Özkan, rakısına iki buz parçası attı. Hepimiz onun kadeh kaldırıp bir iki söz etmesini bekliyorduk. Tam o sırada içeriye kalabalık bir sivil polis grubu girdi. Dışarıda polis arabaları, resmi polisler meyhanenin önünü tutmuşlardı. Sivil polisler üçer beşer masalarda oturanları ayağa kaldırıyor enseden, koltuk altından, apış arasından, çorap içlerinden, ayakkabı içlerine kadar arama yapıyorlardı. Sıra bizim masaya geldi. Zeki’nin yüzü bembeyazdı. Polisin biri Zeki’nin belindeki tabancayı çekip çıkardı. İki polis Zeki’nin koluna girip götürdüler. Hepimiz birbirimize baktık.

Rıfat Ağbi:

— Eflatun, Zeki’yi kolay kolay salmazlar. Sen git söyle Lefter’e hiç olmazsa, karışık ızgaralar kalsın.

Yerimden kalktım Lefter’in yanına gittim:

— Izgaralar kalsın, dedim.

    Olmaz Eflatun Bey, ateşe attık bir kere, dedi. İçimden ‘yandık!’ dedim.

Eylül 2006 – Kaçak Yayın


Eflatun Nuri: BİZ HEYBELİDE...

Osmanbey matbaasının bir kanadı aralık kapısını biraz itip bahçeye girdim. Bahçenin orta yerindeki havuzun yanındaki tahta bankta mrettip Haşim Efendi oturuyordu. Bana doğru başını çevirdi:

—Şu kapıların menteşelerini yağlayın” diye belki on kez söyledim; kimse oralı olmadı. Valla eşşek gibi anırıyor, şu gıcırtıyı duyunca, gıcık oluyorum.

Gidip yanına oturdum. Evimden getirdiği yemeğini yemiş, sefertasını, kaşığını bir gazete kâğıdına sarıp, üzerinde yemek yediği örtüsündeki ekmek kırıntılarını havuza silkeledi. Kalan ekmek parçasıyla birlikte herşeyi örtüye koyup bağladı, filesine yerleştirdi. İçini yırtarcasına öksürmeye başladı!

— Haşim amca şu sigarayı bırak artık, dedim.

— Sigaradan değil oğlum!

— Ya neden, üşüttün mü yoksa?

— Yok be! Nasıl söyliyeyim bilmemki günahı boynuna. Rıfat Bey’i iyi kalpli, hâşâ evliya gibi bir adam; ama bu güzelim insan biliyoruz, verem, verem de bulaşıcı bir hastalık. Mürettiphane d e kimse onun yazılarını dizmiyor, yazılarını yazdığı kağıtlara bile dokunmuyorlar.

Onu seviyorum, ona değer veriyorum, çünkü o yazdığı yazılarla yoksul halkın acılarını dile getiriyor. Kelle koltukta, kendisini hiç düşünmeden, korkusuzca garibanları savunuyor. Benim için onun yazılarını dizmek şereftir, onun duyuyorum. Bana: “Sen ayvayı yedin Haşim! O adam, o kağıtlara yazı yazarken öksürüyor, tıksırıyor, sonra sen o kağıtlardaki yazıları dizerken verem mikrobunusoluyorsun!” diyorlar. Valla ben aldırış etmiyorum, ama tedbiride aldım!

Ne de olsa evde çoluk çocuk var. Tabağımı, çanağımı, bardağımı, havlumu kendime ait ne varsa ayırdım. Allah seni inandırsın, üç aydır çocuklarımı kucağıma alamıyorum, onları öpemiyorum, ama sakın yanlış anlama hiç de hişman değilim. Nereden inceyse oradan kopsun, dedi.

Haşim Amca’nın sağ elinin matbaa boyasının hiç çıkmadığı simsiyah üç parmağına gözüm takıldı, o üç parmağıyla yıllardır ters harfleri, sağdan sola kelimeleri, cümleleri, satırları sol elindeki kumpasa dizerdi. Biraz evvel havuza silkelediği ekmek kırıntılarını kapışan kırmızı balıkları seyrettim.

Emektar mürettip Haşim Amca yanımdan sessizce kalkmış gitmişti!..

Başım önümde merdivenleri çıktım, odaya girdim. Pencerenin kenarındaki masa boştu.

Mim Uykusuz’la gözgöze geldik, bana:

— Rıfat Ağbi’yi sabahleyin Heybeli adaya gönderdik, dedi.

Yanındaki sandalyeye çöktüm.

— Geçen seferki gibi mi?

— Aynen öyle, gece çok öksürmüş, sabah kalktığında bakmış yastık kan içinde; matbaaya telefon etmiş, Haşim Efendiyle, Cavit’i aldım, otele gittik, onu toparlayıp Cavit’le beraber Adalar vapuruna yetiştirdik. Biz Haşim Efendi’yle döndük. Biliyorsun Cavit’in eniştesi Heybeli Sanatoryumu’nda onbeş yıllık hademe, doktorları cebinden çıkarır, her zaman o yardımcı oluyor zaten, iyi yerde torpilimiz var; ama Allah düşürmesin.

Aziz ağbi ortalıklarda yoktu, Uykusuz’a;

— Yahu Haşim Amca’yla, biraz evvel bahçede havuzun başında beraberdik, bana Rıfat Ağbi hakkında hiçbir şey söylemedi!

— Onu biliyorsun, böyle durumlarda herkeze yardım için koşar; ama oturup “şunu yaptım, bunu yaptım” diye anlatmaz. Yalnız bir tarafı var, çok kuruntulu yahu! Otele giderken Cavit’e “Ben de çok öksürüyorum, bir ggün eniştene götür bakalım ciğerlerin durumu nedir?” demez mi? Bana bak! Aziz Ağbi geliyor, ayak sesinden tanıdım, o adımlarını kısa atar, çabuk çabuk yürür!

Uykusuz’un yanından kalktım karşı odaya gidip masama oturdum. Çekmeceyi açıp dün başladığım yarımkalan karikatürümü çıkardım. Aziz Ağbi odaya girdi koltuğunun altındaki deri çantasını benim masam da açtı, çantanın içinden bir tomar kağıt çıkarıp bana uzattı.

- Bunları oku, dört beş tane vinyetyapıp,bu sayı içinde üç karikatür yap, bakalım sayfalar da boşluklar kalırsa, aralara da yarın birşeyler sıkıştırırız, dedi. Yüzü sarıydı, yorgun gözüküyordu, masasına oturup, başını iki elinin arasına aldı:

— Başım çatılyor yahu, tüm gece yazı yazdım, ama allah kahretsin, yediğim birşey mi ne dokundu? Üşüttüm mü acaba?

Bir karın ağrısı, bir karın ağrısı, bu kadar olur, bir taraftansancıdan kıvranıyorum, bir taraftan yazı yazmaya çalışıyorum, bir taraftan da helaya koşuyorum!

Sonra masasından fırlayıp, koşar adım odadan çıktı. Biraz sonra elinde büyük bir bardakla geldi, masasın aoturdu, bana gülerek baktı:

— Ulan senin yüzünden oldu bu iş, dün getirdiğin incirlerden oldu, demin aklıma geldi, bir sepet incir yedirdin bana!

— Ben bir sepet inciri ye mi dedim Ağbi ya? Bir de Osman Bey’e, Orhan Ağbi’ye, Mefkür’e ayırdığın inirleri deyedin, en aşağı yirmi çay da içitin incirlerin üzerine tabii ondan olmuştur.

— Ama incirler de yenmiyecek gibi miydi? Ben böyle iri incir ne gördüm ne de yemiştim!

— Bu incir ağacını halamın kızının kocası Mecit Efedi’nin Sarayı’nın bahçesinde görmüş; bir dal kırıp bahçe kapısının yanına ekmiş. O gün de Hamininem camiye gidecekmiş, bastonunu bulamamış, gözü evin yanındaki incir dalını görmüş, onu çekip çıkarmış, baston gibi kullanarak camiye gitmiş, eve döndüğünde eniştem ona; “Kapının yanına incir ektiydim onu gördün mü?” diye sorunca, Hamininem de elindeki sopayı gösteriyor. “Bu mu?” deyince. Eniştem de avazı çıktığı kadar, “Be bunak kocakarı, onu sarayın bahçesindnen getirdim o Sultan Selim inciriydi.” diye bağırınca, Hamininem de: “Senin diyneyine kalmadım!” deyip gidip bahçe kapısının yanındaki eşelenmiş yere, incir dalını sokuyor. Şimdi görseniz koskoca bir ağaç oldu.

— İnanılır gibi değil, demek incirin bir dalını kırıp toprağa sokunca tutuyor! Şaşılacak şey!

- Yalnız Şubat ayı içinde ekmek gerekiyor Aziz Ağbi.

— Demek milletin ocağına inci dikmek bu kadar kolaymış, dedi.

Sonra önündeki bardağı başına dikti, bardağı masanın ucuna koyarken:

— Bu bizim kahveci varya adam bu işi biliyor! Bana nane limon kaynattı, valla bıçak gibi kesti mide ağrımı, ohhh!.. Dünya varmış!

Biraz sonra ‘Nazım Hikmet’ dergisini çıkaran bir gurup üniversiteli genç odaya girdi. Aziz Ağbi onları gülerek karşıladı:

— Oto! Ne haber gençler oturun bakalım, dedi. Gençlerden biri:

— Aziz Ağbi biz yarın Rıfat Ilgaz’ı ziyarete gideceğiz, durumu kötüymüş yine Heybeli Ada Sanatoryumu’na yatırmışlar, sizden de bir mesaj iletmek istiyoruz; ama dargın olduğunuzu biliyoruzbuna da hepimiz çok üzülüyoruz!

— Valla çocuklar hastaneye kaldırıldığını sizden öğreniyorum, haberim yoktu. Yahu ben ona küs değilim, o benimle konuşmuyor!

Üç ay evvel bizim Mefkür’e: ‘Marko Paşa’daki taşlamalarımı derler d e, ‘Aziz Name’ adında bir kitapçık yapalım,” dedim, o da sağolsun paldır küldür kitap hazırladı. Biz kitabı bastırdık, eşe dosta bu arada Rıfat Ilgaz’a da imzalayıp verdim. Bir kaç gün sonra Rıfat bana geldi, allak bullaktı sinirli bir tavırda, ‘Aziz Name’ kitabını elinde sallıyarak, “Bu kitapta benim yazdığım taşlamalar da var, bunları kendine maletmen, senin gibi bir adama yakışır mı?” diye bağırdı, kitabı masaya atıp odadan çıktı gitti. Konuşmama fırsat vermedi. Ben hapisteyken bir süre benim yerime taşmaları o yazmıştı, tabii Mefkür de ne yapsın? Taşlamaları imza  da atmıyorduk, ben de gözden geçirmedim, vaktim yoktu. Sonra bütün kitapları dağıtımdan alıp, giyotin de doğrattim.

Gençler gitmek üzereydi, Aziz Ağbi;

— Ben onu çok severim, çok üzüldüm geçmiş olsun, sağlıklı bir şekilde aramıza dönmesini dilerim, selamlarımı söyleyin, dedi.

Bir hafta sonra Beyoğlu’na yolum düştü. Çiçek pasajına girdim, arkadaşlardan birine belki rastlarım diye sağa sola bakınarak arka kapıdan çıktım. Görünürlerde kimse yoktu. Nevizade sokağına saptım, hemen soldaki Lefter’in meyhanesine “bir uğrayalım,” dedim.  Kapıdan içeriye bir adım attım atmadım, içerden Özdemir Asaf’ın;

—Eflatun buraya gel, diye bağırdığını duydum. Dipte köşe Orhan Kemal, Sait Faik, Özdemir Asaf oturuyorlardı. Ben de bir sandalye çekip oturdum.

Orhan Kemal omzuma elini koydu:

— Hayrola Eflatun geçen gün burada rehin kalmış sınız ne iş bu? Meyhaneni sahibi beni görünce, elinde rakı kadehi gülerek masamıza gelip oturdu:

— On beş yirmi gün evvel Rıfat Ilgaz, Zeki Özkan, Vedat Akın, Zafer Sülek buraya geldiler. Şu orta masaya oturdular. Zeki Bey yanıma gelip, “Masayı donatın tüm hesap benden” dedi. Dediği gibi masayı donattık. Hepsi içki olarak ayrı ayrı şeyler söylediler, rakı şarap, votka, bira masaya geldi. Sıcaklar söylendi, bardaklar yeni doldurulmuştu ki, kapı açıldı içeriye bir sürü polis doldu. Arama, tarama yapıyorlardı. Zeki Bey’in üzerinden bir tabanca çıkmaz mı? İki polis hemen koluna girip alıp götürdüler. Biraz sonra Rıfat Ilgaz Eflatun’un kulağına bir şeyler söyledi. Eflatun bana gelip: “Izgaralardan vazgeçtik!” dedi. Ben de “Ateşe attık,” dedim. O da elini yanağına koyup ‘Yandık’ diyerek masaya döndü. Hâlbuki ızgaraları ateşe atmamıştık, olabilir, insanlık hâli bu, sonra sevdiğim değerli insanlar bunlar, tabii aramızda para sorun olmaz, ben ızgaraları ateşe attırdım. Onlara çaktırmadan bakıyordum. Zafer Sülek hariçi, hiçbiri ne içkiye ne de mezelere dokunuyordu. adeta taş kesilmişlerdi. Yanlarına gidip, “Yahu hesabı dert etmeyin, soğuklar aynen duruyor, hadi canlanın yer açılsın, birer buçuk ızgaralar yolda geliyor,” dedim. Masada gülüşmeler takılmalar oldu. Herkez neşe içindeydi, şişelerin boşu gidiyor, dolusu geliyordu! Orhan Kemal, Sait Faik’e.

— Yahu sen oradasın Rıfat’a bir uğrasana durumu nasıl?

— Daha dün yanındaydım, iyi gördüm. Yanına da Osman Bey matbaasından mürettip Haşim Efendi’yi yatırmışlar, o da veremmiş...


Ekim 2006 Kaçak Yayın

55
0
0
Yorum Yaz