10 12 2010

Çakallaşma / Gün Zileli ile Söyleşi (Ümit Kaya)

Çakallaşma / Gün Zileli ile Söyleşi (Ümit Kaya)

www.gelawej.net sitesinde yayımlanmıştır.

 

Sunu

Buraya Gün Zileli’ye dair bir şeyler yazmalı mıyım diye düşündüm. İlkin, “gerekli, yaz” dedim kendime, sonra vazgeçtim. Vazgeçtim, çünkü 64 yıllık “ömrüne bir çok hayat sığdırmış”(*) bir insana dair yazacağım birkaç cümle çok kuru kalacaktı. Ama şu kadarını yazmak istiyorum –ki bunu, kendisine de söyledim- insana, çağını sevdiren insanlar vardır. Gün Zileli, benim için böyle bir insandır.

 

Onu biraz daha iyi tanımak isteyenlere www.gunzileli.com sitesine bakmalarını, ama en çok da kitaplarını ve yazılarını okumalarını salık verebilirim.

Merak etmeyenlere? Merak edin diyebilirim sadece. Merak edin, çünkü, Gün Zileli’nin kitaplarında, yazılarında “anlatılan, senin hikâyendir.”

 

“Söyleşiye niye Çakallaşma başlığı uygun görüldü?” diye akla gelebilir.

Bunu, insanın içine düştüğü bir halin adı olarak da okuyabilirsiniz.

Ve, Çakallaşma! diye bir uyarı şeklinde de.

Ümit Kaya

 

 

 

(*) Bu tanımlamayı Sırrı Süreyya Önder’den ödünç aldım. Nihat Sargın’ın ardından yazdığı yazıda, Önder, şunları söylemişti: “Kendi hayatından bile bir hayat çıkaramamış olanlara inat, 81 yıllık ömrüne yüzlerce hayat sığdırmıştı.” (18.11.2010-Radikal Gazetesi)

 

 

 

ÇAKALLAŞMA

Gün Zileli ile söyleşi

 

 

Ümit Kaya: “Nasıl savaş politikanın silahlarla yürütülen bir devamıysa, politik mücadele de silahsız yürütülen bir savaştır. Nasıl savaş insanı çakallaştırırsa, politik mücadele de işte aynı o şekilde çakallaştırır. Özellikle politik mücadelenin iyice kızıştığı, toz dumandan göz gözü görmez bir ortam doğduğu anlarda insanlar her türlü insani duygudan, sevgiden, merhametten, adalet duygusundan ve vicdanlarından arınır ve bir çakaldan farksız bir şekilde rakiplerinin üzerine çullanır, onları amansız bir şekilde parçalamaya çalışırlar.”

Bu, senin Çakallaşma başlıklı yazından önemli bir alıntı. Şimdi üniversite kantininde sigarasını tüttürüp, çayını yudumlayan bir devrimci çocuğa “niye” diye sorsak, daha adil, eşitlikçi ve özgür bir ülke/dünya istediğini, bunun için de politik mücadele yürüttüğünü söylerdi bize. Peki bu çocuğun “çakallaşma”dan kendini kurtarması mümkün değil mi? Eğer değilse, “çakallaşmış” bu çocuğun kurmayı düşündüğü ülkenin/dünyanın adil, eşitlikçi ve özgür olması mümkün mü?

 

Gün Zileli: Gençlik, tabii ki toplumsal dönemlerle de bağlantılı bir durumdur bu ama genelde, doğaçlama bir isyan duygusuna sahiptir. Adaletsiz bir dünyaya gözlerini açan genç, henüz toplumsal ilişkilere girmediği bir aşamada bu eşitsizlik ve adaletsizliklere büyük bir tepki duyar, acı çeker ve isyan eder. İsyan derken, bunun illa bir eyleme dönüşmesi gerekmeyebilir. Bununla birlikte genç insan, içinde yaşadığı toplumla uyuşmaz ve arayış içine girer. Ne yapmalı, nasıl yapmalı? Ama genç aynı zamanda bilgisizdir, daha önemlisi deneyimsizdir. İşte bu yüzden “kurtuluş vaadi”ni dillendiren ve düzen karşıtı olduğunu iddia eden politik örgütlerin tuzağına çok çabuk düşer. Bu örgütler de zaten bu deneyimsiz gençlerden beslenirler. Bunlar istasyon gibidir. Bir taraftan örgüte gelen gençler birkaç yıllarını burada geçirdikten sonra terk ederler. Neden terk ederler? Çoğu hayata atılarak terk eder. Küçük bir azınlık ise örgütten hayal kırıklığına uğrayarak terk eder. Ama bu arada yeni gençler gelmiştir örgüte. Böylece bu örgütler yeni gelenlerle varlıklarını sürdürür giderler. Gençler örgütün içindeyken bile, o genç yaşlarında “politik çakallara” dönüşmezler. Aralarından çok az bir bölümü yönetici mevkilerde tırmanarak bu hale gelir ileriki yıllarda ama zaten artık bildiğimiz gençlerden orta yaşlara doğru yol alan, vicdanlarını bastırmış aparatçıklara dönüşme yolundadırlar. Evet, gençlerin politik örgütün içindeyken politikanın hizmetinde vahşileştikleri söylenebilir ama bu tür bağnazca vahşileşmelerle politik çakallaşma arasında önemli bir mesafe vardır. Çakallık politik aklı gerektirir. Vahşilik ise sadece örgütün hizmetinde bir körleşmeyi ve akıl tutulmasını. Arada çok önemli fark vardır.

Akıl denen şey iyiliğin de kötülüğün de hizmetinde olabilir. Örneğin “hayata atılan” gençlerin çoğu “aklın yolunu” tutup giderek vicdanlarını ve isyanlarını arka plana iter ve sistemin aklına boyun eğerler. Böylece “akıllanmış” olurlar. Bunlardan bir hayır gelmez artık. Yaşlanırlar, emekli olur ve ölürler. Politik aklın yolunu izleyen küçük bir azınlık, demin de belirttiğim gibi, bir başka biçimde “aklın yoluna” uyar ama bu, sisteme ayak uyduranlardan farklı bir “aklın yoludur”. İşte bunlar çakallaşıp örgütün hizmetinde politik mücadele verirler. Orta yaşlarda acımasız politikacılara dönüşürler. Artık onlar için örgüt ve politika her şeydir. Diyelim ki düzen gerçekten değişir ve mensup oldukları örgüt başarı sağlayarak iktidara gelir ya da iktidara ortak olursa, artık insan olmaktan “kadro” olmaya evrilmiş bu orta yaşlılar yeni düzenin en acımasız yönetici ve polis kadrolarını oluştururlar. Bunlardan korkmak gerekir.

O vicdanlı ve isyankâr gençlerden geriye ne kaldı? Çok çok küçük bir azınlık ne düzenin aklına uyup vicdansız sıradanlar haline gelmiş, ne de örgütün aklına uyup vicdansız politik çakallara dönüşmüştür. İşte bu çok çok küçük azınlık, yaşı ilerlemiş bile olsa o gençlik vicdanının ve isyanının temsilcileridir. Sesleri yeni yetişen gençlere ulaşabilir mi? Ulaşabilir mi sistemin ve politik örgütlerin kalın hapishane duvarlarını aşarak?

Adil ve eşitlikçi bir toplum özlemi ise yaşamaya devam edecektir, adaletsiz ve eşitliksiz toplum var oldukça. Ama neyle, nasıl ulaşılabilir oraya? Bugün bilebildiğimiz tek şey, çakallaşmanın ve yabancılaşmanın billurlaşmış ifadesi olan politikayla bunun mümkün olamayacağıdır.

 

 

Ü.K.: Çakallaşma izleğini bırakmayalım istiyorum. Ama somut isimler üzerinden konuşalım biraz. Tam burada, niyeyse (!), aklıma Dschugaschwili ‘yoldaş’ geliyor. Onunla, bir kitap yazacak kadar ilgilendiğin biliniyor.

Belki biraz uzun bir soru olacak ama, mahsuru yok sanırım. Kişisel tecrübelerinin dışında, çakallaşma tespitine varmanda, Stalin nasıl bir rol oynadı?

Akıl felci geçirmiş kesimleri bir yana bırakırsak, sosyalist/komünist/devrimci cenahta Stalin’i savunmak, pek görünen bir tutum değil artık. Ama savunmayanlarda/savunamayanlarda, şöyle bir tavır da gözlemliyorum: Stalin kötüdür, evet, ama Lenin başka biriydi. Gerçekten Lenin ve Stalin arasında bir benzerlik, devamlılık yok mu?

 

G.Z.: Stalin’le çakallar arasında bir özdeşlik kuracak olursam çakallara haksızlık yapmış olacağımdan ve onları gücendirmekten korkarım!

Lenin’le Stalin arasında hem benzerlik ve devamlılık, hem de benzemezlik ve kesinti var. Bunu söyleyerek, hem Troçkistlerden ve Stalinist olmayan Marksistlerden, hem de anarşistlerin çoğundan ve liberallerden farklı bir bakış açısı sunduğumun farkındayım.

Önce devamlılık ve kesintisizlik üzerinde durayım. Lenin, “proletarya diktatörlüğü kanun tanımaz bir diktatörlüktür” diyerek Stalin’in yolunu açtı. Bunu kendine destur edinen Stalin, pratikte en iyi biçimiyle uyguladı. Öylesine uyguladı ki, sonunda proletarya diktatörlüğünü benimseyen komünistler de bu diktatörlük tarafından biçildiler. Stalin, Hitler’den bile çok fazla sayıda komünist öldürmüş bir diktatördür. Bolşevik partisinin bütün eski muhafızlarını ölüme yolladığı gibi kendi taraftarlarını, hatta kendi bekçi köpeği NKVD-GPU kadrolarını bile (Anatoli Ribakov’un Arbat Çocukları romanında ölüme yollanan NKVD kadrolarının sayısı 20 bin olarak veriliyor) biçti. Tarihin, günümüze kadar gördüğü en korkunç ve nefes alınmaz diktatörlüğüydü bu. Hitler’in diktatörlüğü onun yanında hiç kalır. Evet ama Lenin ve Troçki’nin Ekim devriminden hemen sonra yaptıkları ve 1920’lerin ortalarına kadar süren uygulamaları bu diktatörlüğün taşlarını döşememiş midir? Muhalefeti yasaklamak, Sovyetleri bir süs haline getirmek, tüm iktidarı Bolşevik Partisi politbürosunun elinde toplamak, tüm özgürlükleri ilga etmek, grev yapan işçileri hapse atmak, hatta yerine göre sabotaj yapıyorlar iddiasıyla kurşuna dizmek, köylülerin ürünlerine zorla el koymak, Çeka adlı gizli polis örgütünü olağanüstü yetkilerle donatmak ve halkın arasına salmak, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmak, saymakla bitmeyecek devrim ve özgürlük düşmanı uygulama, sonunda bir Stalin doğurmazdı da ne doğururdu? Bolşevikler böyle yaparak kendi sonlarını da hazırlamış oldular. Döşenen bu taşlardan yürüyen Stalin onları da ortadan kaldırdı.

Öte yandan, 1920’lerle, yani Lenin-Troçki’nin Bolşevik Parti diktatörlüğü ile 1930’lar, yani Stalin’in tek kişi diktatörlüğü arasında önemli farklar olduğunu görmezden gelmek doğru olmaz. Bolşevik diktatörlüğünde her ne kadar muhalefet bastırılmış ve özgürlükler ortadan kaldırılmışsa da, parti içinde belli bir tartışma özgürlüğü vardı. Parti basınında muhalifler kendi görüşlerini yayımlama hakkına sahipti. İç savaştaki ürünlere el koyma politikasına NEP’le birlikte son verilmişti (gerçi bu sefer de Nepmanlar ortaya çıkmıştı ama bu başka bir tartışma konusudur). Baskıcı bir diktatörlük söz konusuydu ama bu diktatörlük içinde bile nefes alma olanakları bir ölçüde vardı. Lenin’in büyük bir otoritesi olmakla birlikte Stalin devrindeki gibi zoraki bir kişiye tapma kültü gelişmemişti. Lenin, istediklerini, politbüroda manevralar yaparak, somut durumda ittifaklar oluşturarak, olmadı manevi otoritesini kullanarak gerçekleştirme yoluna gidiyordu. 1920’lerin ikinci yarısında (artık Stalin iktidara hakim olduktan sonra) parti içi muhalifler de tutuklanmaya başlamıştı ama henüz topluca öldürülmüyorlardı, zor ve işkenceyle itiraf alma dönemi başlamamıştı ve verilen sürgün ve hapis cezaları 1930’ların temizlikleriyle kıyaslanmayacak ölçüde hafifti. İşçi ve köylüler zorla çalıştırılıyorlardı ama 1930’lardaki gibi tamamen devlet kölesi haline getirilmemişlerdi. Yani kısaca söyleyecek olursak, 1920’lerin ilk yarısında, Bolşeviklerin dışındaki devrimci ve sosyalist muhalifler (anarşistler, SR’ler, Menşevikler vb), 1920’lerin ikinci yarısında parti içi muhalifler (İşçi muhalefeti, Demokratik Merkeziyetçiler vb) bastırılmıştı ama 1934’te Kirov’un öldürülmesinden sonra olduğu gibi parti içi muhalifler, doğrudan NKVD bodrumlarında kitleler halinde öldürülmüyor, belki muhaliflerden de fazla Stalinist (çoğunlukla uygulamaları içine sinderemeyenler ve önemli ölçüde de Stalin’in paranoyasına kurban gidenler) yüz binlere varacak ölçüde yok edilmiyordu. Dolayısıyla, Stalin’in 1933-1953 yılları arasındaki kıyım diktatörlüğü ile Bolşevik diktatörlüğünü, aralarında hiç fark yokmuşçasına özdeşleştirmek büyük bir hata olur kanısındayım.

Bütün bunları söyledikten sonra yukardaki soruna yeniden dönecek olursam, “Stalin’in solda savunulamadığı” görüşünün biraz tartışmalı olduğunu düşünüyorum. Türkiye solu esas olarak Stalinisttir. İstersen örgütlerin isimlerini vereyim: TKP, İP, EMEP, MLKP, MKP, TİKB, DHKP-C vb. hep Stalinisttir. Ama şunu unutmayalım ki, Stalinizm muazzam bir reelpolitik bilince sahiptir. Yani  zayıflığını gördüğü yerde boşuna diretmez, etrafından dolaşmayı yeğler. Yani Stalin’den mümkün olduğu kadar söz etmeden gizli bir Stalin savunusuna girişir. Bugün esasen yaptıkları budur. Stalin konusunda ortaya çıkan gerçeklerin, eğer Stalin’i fütursuzca savunmaya devam ederlerse kendi örgütlerine zarar vereceğini, güç kaybına uğrayacaklarını anladılar ve en akıllı Stalinistler, “evet, geçmişte kötü şeyler yaşanmış olabilir ama bunların tekrarlanacağını kim söyledi ki, artık tamamen farklı koşullardayız” demeye başladılar. Stalin konusunda köşeye sıkıştırılmamak için buldukları çare bu.

 

Öte yandan, Stalin’i reddedip Lenin’i savunan, çoğunlukla Troçkist arkadaşlar, bana göre, Stalinist bir reelpolitik bilinçten de yoksun olduklarından, yerine göre Stalinistlerden bile daha dogmatik bir konuma düşebiliyorlar. Geçenlerde bunlardan biri, inadım inat kör Murat, “Kronstadt ayaklanmasının bastırılması gerekliydi, oh olmuş, iyi olmuş” deyip duruyordu, bizim sitedeki (www.gunzileli.com) bir tartışmada. Neden? Efendim, emperyalist kuşatma varmış, beyaz tehdidi varmış vb. bu yüzden Kronstadt bahriyelilerin isyanı silah zoruyla acilen bastırılmalıymış ve zaten bastırılmış da. Bunu söyleyen arkadaş, on yıl sonra (1930’larda) Troçkistlerin Stalin tarafından aynı gerekçelerle yok edildiğini, bu gerekçeleri haklı görecek olursak, Stalin zulmünün bile haklı çıkartılabileceğini anlamıyordu ne yazık ki. Şizofrenik bir akıl yarılmasıdır bu.

 

Bütün bu söylediklerimden sonra çakal kardeşlerimizden gerçekten özür dilemem gerekiyor galiba. Çakal sadece parçalar ama insan aklının yarattığı bahaneleri, mazeretleri, gölgelemeleri ve çarpıtmaları asla icat edemez.

 

Ü.K.: “Yolun sonuna, yani Marksizmin son sınırına geldiğimi hissediyorum. Marksizm içi bir çıkıştan, bir yol bulma çabasından gittikçe umudumu kesiyorum.”

Böyle demişsin, 94 yılında yazdığın “30 Yıllık Serüvenim” başlıkla yazında. İzleğimizi takiben soracak olursam, Marksizm dairesi içinde kalarak, Çakallaşmadan kurtulmanın mümkün olmadığı sonucuna mı vardın? Biraz daha farklı sormaya çalışırsam, Marksizmle Çakallaşma arasında nasıl bir ilişki var?

G.Z.: Evet, burada 1992 yılı sonlarındaki, anarşizme doğru hızla yol aldığım dönemdeki ruh halimi anlatıyorum. Şimdi düşünüyorum da, o zaman, yeni bir ideoloji arayışı içinde Marksizm konusunda biraz aşırıya gitmiş, onu tamamen çöp sepetine atmakla hata etmişim. Marx, büyük bir düşünürdü. Kapitalizm tahlili ve eleştirisi, bunca yıl sonra hâlâ yürürlüktedir ve aşılamamıştır. Öte yandan, geçmişte de günümüzde de çok sayıda değerli Marksist düşünür var olmuştur, vardır. Artık bir devrimci akım olarak Marksizmden pek söz edilemese de tek tek bireyler bazında birçok liberter Marksist vardır ve bunlar öyle sanıyorum ki, Marx’ı da eleştirel bir şekilde ele almaktadırlar. Eğer bu dediğim doğruysa, güzel bir gelişme. Devrim için, şu ya da bu fikir akımının üstün çıkmasını değil, devrimde ısrar eden farklı düşüncedeki akımların ve herkesin elbirliği yapmasını daha hayırlı görüyorum.

 

Marx’ın hatalarına gelecek olursak… Bunların esasen iki ana noktada toplandığını düşünüyorum: Birincisi, üretici güçlere ilişkin bakış açısıdır ki, bu, Marx’tan sonraki uygulamalara damgasını vurmuş ve ne yazık ki, bütün devrim deneylerinin “kalkınmacı sosyalizme” kurban edilmesine yol açmıştır; ikincisi ise, “proleterya diktatörlüğü” diye ifade edilen devlet teorisidir ki, bu da keza “kalkınmacı sosyalizmin” baskı gücünün oluşturulmasına bahane sağlamıştır.

 

Birbiriyle yakından bağlantılı bu her iki hatalı görüş de, Marx’ın çağının ürünü ve yansımasıydı. Yani modernizm çağının. Üretici güçler gelişecek ve daha mutlu ve eşitlikçi bir topluma doğru yol alacaktır. Devlet, bu gelişmenin kaldıracı görevini yapacak ve eşitlikçi, sınıfsız toplum kurulduğu ölçüde kendiliğinden sönecektir. İkisi de yanlışlandı. Üretici güçlerin gelişmesi dünyayı ekolojik bir felaketin eşiğine getirdiği gibi, insani ilerlemenin önüne büyük bir heyula olarak dikildi. Üretici güçler geliştikçe insan geriledi ve yüzeyselleşti. Kuşkusuz yüz yıl öncenin insanı bugünkünden kültürel bakımdan çok daha derindi. Toplumlar eşitliğe falan yaklaşmadıklarından devlet bir türlü sönüşe gitmedi, tersine gittikçe daha ceberrut oldu ve toplumun hücrelerine nüfuz etti. Stalinist devletin yanında Çarlık devleti çok masum kalır. Çarlık devletinde devrimcilerin yedikleri cezalar çok daha azdı ve sürgünden kolayca kaçabiliyorlardı. Stalinist devlette ise onları bekleyen tek şey ölümdü. O kadar kötülenen Abdülhamit diktatörlüğü de Kemalist diktatörlüğün baskıcılığının yanında hiç kalır. Abdülhamit, sürgüne yolladığı muhaliflerinin geçimlerini sağlar, hatta onlara muhalif gazetelerini çıkartmaları için (tabii ki yumuşatmak ve kendi safına çekmek amacıyla) tahsisat bile sağlardı. Kemalist devlette ise muhalifler, devrimciler, komünistler acımasızca ezildiler. Kimileri de çeşitli provakasyonlarla idam sehpalarına yollandı. Osmanlının hiçbir döneminde Kılıç Ali’lerin İstiklal Mahkemeleri gibi astığı astık kestiği kestik bir mahkeme örneği olmamıştır. Bugün “batı demokrasileri” de dahil tüm devletler kayıt, fişleme ve dinlemede devasa adımlar atmışlardır ve artık ilkel polisiye yöntemlerin yerini alan fişleme ve dinleme sistemiyle toplumun her bireyi izlenmektedir. Bu iki gelişme de Marx’ın iki temel teorisinin yanlışlandığını gösteriyor. Marksistler ve devrimciler, Marx’ın kapitalizm çözümlemelerine sahip çıkmalı, çözüme ve gelecek topluma ilişkin temel teorilerini esaslı bir şekilde eleştirmelidirler. Artık şu teori dünyasında kutsal, dokunulmaz bir şey kalmasın. Dokunulmazlıklar daima toplum ve insan düşmanı politik çakalların maskesi ve kalkanı olmuştur. Hiç değilse Marx’ı bu çakalların elinden kurtarmak gerekmez mi artık?

 

Ü.K.: Yolun sonuna geldin, tamam. Pek çok eski yol arkadaşın gibi, liberalleşip, bir gazetede köşe yazarı olmak yerine, yeni bir yol aradın ve Anarşizmi buldun.

Burada birkaç soruyu art arda ekleyip soracağım: Anarşizm sana ne söyledi? Bu bir, ikincisi, Anarşizm, Çakallaşmaya karşı koruyucu bir zırh sunuyor mu? Son olarak, Anarşizmin Türkiye’ye 80’li yılların başında ayak bastığını söylüyorsun. Ne oldu, bu coğrafya Anarşizme niye böyle geç kapılarını açtı?

G.Z.: Anarşizmin bana sağladığı en önemli bakış açısı, iktidarlardan uzak durmak gerektiğidir. İktidarlardan uzak durmak aynı zamanda kendi bireysel iktidarına sahip olmak anlamına gelir. Zaten bütün iktidar odakları, aynı sermaye gibi, başkalarından gaspedilmiş iktidarların birikimiyle kurulur. Herkes kendi iktidarına sahip çıktığı an iktidar diye bir şey kalmaz. Sömürü sona erdiğinde sermaye diye bir şeyin kalmayacağı gibi.

Anarşizm, çakallaşmaya karşı önemli bir bariyer bence ama garanti de değil. Anarşist bir birey politik çakallaşmadan uzak durur doğal olarak ama anarşizm pratiğe uygulandığı an kaçınılmaz olarak bir politikaya dönüşeceğinden anarşist bireylerin çakallaşmadan tamamen kaçınmaları mümkün değildir ve zaten mümkün olmadığı da görülmüştür.

Ne var ki, zaten anarşizm benim kafamda bir toplumsal ya da politik sistem olmadığından bundan da çok endişeleniyor değilim. Eğer bazılarının sandığı gibi bir “anarşist devrim” ya da “anarşist toplum” söz konusu olacak olsaydı, hiç endişemiz olmasın, orada da Sovyetler Birliği’nde yaşananlara yakın şeyler yaşanırdı. Ama bence anarşizmin, toplumsal devrimin yolunu göstermekten ve bireylere bir ahlak kazandırmaktan öte iddiası yoktur, olmamalıdır. Devrimi anarşistler değil, işçiler, köylüler, ezilenler, kapitalizmin ufaladığı çalışanlar ve orta sınıflar, yani toplumun kendisi yapacaktır.

Sorunun son cümlesine gelecek olursam, Türkiye zaten her şeyi en az yirmi yıl geriden yaşayan bir ülkedir. Komünizmin Türkiye’ye gerçekten toplumsal bir akım olarak gelişi 1960’lardadır. Özel olarak anarşizmin gecikmesine gelince, bunun en büyük nedeni Türkiye aydınının modernizm yönelimidir. 19. yüzyıl Osmanlı aydını, batmakta olan devleti kurtarmak için bir yol aradı ve Fransız devriminin tereddi etmiş ve yozlaşmış biçimi olan Thermidorcu ve Napolyon tarzı ilerlemeyi kendine şiar edindi. Jön Türk hareketi, İttihat Terakki ve ardından Kemalizm buradan çıktı. Marksizm de bu ilerlemeci mirastan kopuk değildi. 1960’larda Marksizmin Türkiye’ye “hızlı kalkınmacılık” ve “devletçilik” olarak girdiğini unutmamak gerekir. Anarşizm de modernizmin çocuğu olmakla birlikte evinden atılmış ve anne babasını reddetmiş bir çocuktu bu ve ilerlemeciliği reddediyordu. Bu yüzden Türk ve Kürt (onlar da ilerlemeciydi) aydınları başlarını çevirip anarşizmi görmeye tenezzül bile etmediler. Ne zaman ki, 1980’den sonra Marksizm de yenilgiye uğrayıp aydınların ufkunda bir umut olma özelliğini yitirmeye başladı ve ne zaman ki, modernizmin devrini kapadığı ayan beyan ortaya çıktı, o zaman anarşizm de Türkiye denen coğrafyada yaşayan çeşitli milliyetlerden aydınların ufkunda kendini göstermeye başladı.

Ü.K.: “Dünyanın bütün halkları bugün devrimci içgüdüyü yitirdiler. Hallerinden çok memnunlar  ve sahip olduklarını yitirme korkusu onları saf ve tembel yapıyor. Hayır, az bir kuvvet bulabilseydim, felsefenin ve dinin boş laflarını içermeyen, kolektivizmin temelleri üzerinde yükselen yeni bir etik yazardım.” Ölümünden on gün önce, eski dostu Adolf Reichel’a bunları söylüyor –senin deyişinle- “devrimin fırtına kuşu” Bakunin. Yaklaşık 140 yıl önce söylenmiş bu sözler biraz hayal kırıklığı kokuyor gibi. Ama sen, Özgür Üniversite’de “Devrimi Yeniden Düşünmek” başlığı ile bir dizi seminer verdin. Provakatif bir soru ile bu söyleşiyi noktalayalım istiyorum: Devrim mümkün mü?

G.Z.: Bakunin’in sözleri, kişisel hayatında büyük hayal kırıklıkları yaşamış, ölümün eşiğindeki bir insanın ruh halini yansıtıyor. “Fırtına kuşu”nun o kırılmış kanatlarına bakarak göz yaşı döktüğünü görür gibiyim. Kanatları onu taşıyacak olsa yine ileri atılacağından hiç kuşkum yok. Ama tabii ki, söyledikleri bir yanılgının ürünü. 19. yüzyılın ikinci yarısında devrim yükselmeye devam etti ve 1917’de Rusya’da büyük bir patlamayla kendini ortaya koydu. Bu patlama tüm dünyayı etkiledi. Eğer Bolşevikler yukarda anlattığım gibi davranmayıp devrimi kendi kurdukları devletle özdeşleştirmeselerdi ayağa kalkan insanlık belki de kapitalizmin defterini dürmüş olacaktı. Ama insanları kırdılar. İnsanı kırdığınız ortamda da devrim falan yürümez. O devrimci coşku tam zıddına dönüşür. Soruna kısaca şöyle yanıt vereyim: Devrim hem mümkün hem de zorunludur. Yeter ki, geçmişten gerekli dersler çıkartılmış olsun.

 

2 Aralık 2010

18
0
0
Yorum Yaz