08 04 2008

AYDIN DOĞAN İLE HAKKI ÖZKAN ÜZERİNE

AYDIN DOĞAN İLE HAKKI ÖZKAN ÜZERİNE

 

KADİR İNCESU

 

 

“Omuzlarımda kâinatı taşıdım

İçinde hepiniz vardınız

O kadar çok anlattım durdum, 

Ne farkında oldunuz, ne anladınız”

 

demiş ‘Siz’ adlı şiirinde, Hakkı Özkan…

 

Kaldırın başınızı yerden. Hâlâ yapabileceklerimiz var. En azından bundan sonra… ‘Anlamak’ için ‘anlatmak’ için yine de geç kalmış sayılmayız. Ümitsiz dönemlerinde ‘Şaire’ adlı şiirinde seslenmiş kendisine “(…) Umutsuz olma şair / Umutsuzluk sana göre değil” Yazdıklarından güç almış, sıkı sıkı sarılmış yaşama…

Yapıtlarından güç alma sırası da bizde artık…

Hakkı Özkan 73 yıllık ömrüne onlarca şiir, öykü, roman ve çocuk kitabı sığdırmış, edebiyatımızın göz ardı edilmiş yazın emekçisi…

O da pek çok yazar gibi, yapıtlarını yayımlatamayınca, kendi imkânlarıyla bastırıp, okurlarına ulaştırma yolunu seçmiş. Özellikle son dönemlerinde Ortaköy’de bir masa üzerinde sergilediği kitaplarını okurları için imzalamış…

Adı günümüzde gençler arasında pek bilinmese de -çocuklar zaten tanımıyor- edebiyat dünyasında kendisine, dişiyle, tırnağıyla kazıyarak bir yer edinmiş.

En çok bilinen kitaplarından birisidir Grevden Sonra… 1975 yılında Milliyet Roman Yarışması’nda mansiyon almıştır, bu romanıyla Hakkı Özkan.

Yıllar önce tesadüf eseri bir sahafta bulmuştum ilk baskısını… Şimdilerde ise Grevden Sonra, yeni baskısıyla yeniden kitabevlerinde… Hakkı Özkan’la 1972 yılında Ankara’da tanışan Yaba Yayınları sahibi Aydın Doğan’ın bir armağanı bu kitap, edebiyatseverlere…

Kitabın yeni baskısı da çok ilginç bir döneme denk geldi dersek yalan olmaz…

Grevden Sonra, basın - yayın dünyasında yaşanan bir grevin romanı…

Bugünlerde ise 25.000 işçinin katıldığı 44 gün süren Telekom grevi yaşandı.

Sizce de ilginç değil mi?

İşçi konulu, hele hele işçiler tarafından yazılan şiir, öykü ve romanın mumla arandığı günümüzde, bir basın emekçisinin yaşadıklarını heyecanla okuyacağınıza inanıyorum.

Grevden Sonra’nın yeni baskısı nedeniyle kitabı yayımlayan Yaba Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Aydın Doğan ve Hakkı Özkan’ın “Bu ev seninle yaşar / Bu ev seninle var / Bu ev sensiz sadece dört duvar” diye seslendiği eşi Süheyla Özkan ile görüştük.

 

• Sayın Doğan, Hakkı Özkan’la dostluğunuz nasıl başladı?

 

1970’li yıllarda bir Ankara güzünde, İçaydınlık’ta tanışmıştık. Ancak burada biraz ayrıntılara girmem gerekir. Mahallemizin bir ara sokağı olan Çakıltaşı sokağında kitaba boğulan, sahafiye özelliğinde bir kitabevi açıldı. Mahallenin kitap kurtlarından olduğum için kitapçıyla çabucak dost olduk. Böylece Kitapçı Selim Sabit Pülten ağabeyin öncülüğünde benim işleteceğim Pulcu Kitabevi’ni açtık (sonra adı ‘Aydın Kitabevi’ oldu). İçaydınlık’taki o küçücük dükkânımız, mahallenin sanat edebiyat sohbetleri yapılan tek dükkânı konumuna geldi. Bir gün Selim ağabey, yanında ak saçlı biriye dükkâna geldiler ve adamı benimle tanıştırdı. O ak saçlı adam Hakkı Özkan’dı. Anlaşılması için biraz daha gerilere gidelim: Selim ağabey İstanbul’da Set Kitabevi Yayınlarını sürdürürken iflas etmiş, zorunlu olarak mahallemize göçmüş, mahalle kitapçılığına başlamıştı. Fakat, önceliğinde daha çok yayıncılığı vardı. Kısacası Selim Sabit ağabey iyi kitaplar basmış, iyi diziler oluşturmuş bir yayıncı geçmişine sahipti. ‘Yeni Türk Yazarları’ dizisinde Hakkı Özkan’ın Bakışların adlı bir öykü kitabını basmıştı, yanılmıyorsam Özkan’ın ilk yayıncısıydı. Ben o kitapla Hakkı Özkan’ı ve hikâyeciliğini tanıdım. Onu tanımakla bir dost kazandım ve bu dostluk son yıllarına kadar sürdü. Bu ilişkiyi kısaca Grevden Sonra’nın önsözünde anlatıyorum. Güler yüzlü, insan sever bir kişiliğe sahibolan Hakkı Özkan, bildiğimiz halk insanından biriydi. Emekçi insanlara özgü tavrını yitirmemiş, onca kitaba imza atmış, ödüller almış olmasına rağmen böbürlenme nedir bilmzdi. Yazar çoğunluğunda gördüğümüz kaprisi onda göremezdiniz. Yani kahramanları gibi, sıradan insan olma özelliğini yitirmeyen, küçük mutlulukları büyüten bir kişilikti. Bir örnek vereyim; konuğu olduğum bir gün Acıbadem’deki evinden çıkıp, dolmuşla sahile, sahilden vapurla Sirkeci’ye geldik. Yol boyunca çalışmalarından ve yapacaklarından söz etti. Nil Yayınevi’nde kitapları çıkıyordu, o gün bir çocuk kitabı dosyasını da Milliyet Yayınları’na verecekti. Sirkeci’den  Babıali’ye doğru yürüyoruz. Yol boyunca hiç selamlaşmadıysa on kişiyle selamlaştı. İnsanın içini ısıtan insandan insana ‘Hakkı abi’li selamlar sürdü. Ayaküstü haberleşir, dünden kalma konular yinelenir gibi, yeni bir günün muştusu gibi. Bu sokak kültürü her insanda yoktur ama Hakkı Özkan o sokakların yerlisiydi. Hayatla kaynaşmıştı.

 

• Edebiyat dünyası, söylendiği gibi vefasız mı?  Hakkı Özkan hak ettiği ilgiyi, sevgiyi görebildi mi?

 

Ne Hakkı Özkan ne de onun gibileri böylesi bir ‘edebiyat’ pazarında ilgi görmediler görmezler. Çünkü öteden beri edebiyatı ticarileştiren kesimler hep suyun başını tutmuşlardır. Hakkı Özkan gibilerini çok önemsemezler, değer vermezler, üstelik onları hakir görürler. Emekçi yazarların geçim kaygıları olmuştur hep. Yoksulluk içinde hayatını sürdürürken, bir yandan içini ılıtan sanatını sürdürür. Birileri görmese de o sanatın yakasını bırakmaz. Hak ettikleri ilgiyi görmezler, ancak kendi sınıfından insanların ilgisi, sıcaklığı yine de onları mutlu eder. Bir bakıma Hakkı Özkanlar için pek de önemi yoktur ‘popüler’ olmanın, baş köşelere zirvelere çıkmış olmanın. O içinde birikenleri kâğıt üzerine döküyor ya, yüksektekilerin çok satması, reklâm edilmesi çok da umrunda değildir. Zaten isteseler de olamazlar, bu bir yapı sorunudur. Bulunduğu sınıf bile uygun düşmez.

Açıkçası nankör bir alandır edebiyat dünyası. Vefasızdır evet. Örneğin şu günlerde ortalarda çok görülen, sözü edilen Can Öykü Antolojisi var. ‘90 yazar 90 öykü’ diye yayınevinin 25.yılı nedeniyle çıkarmışlar. İyi, güzel ama bu haset nedir! Hakkı Özkan’lar oraya giremiyor. Salt Can Yayınları’nda kitapları çıkan yazarlara yer verilmiş. Bir çalışmaya antoloji deniyorsa grupçuluk yapılmamalı kardeşim. ‘Can Yayınları’nın öykücüleri’ denseydi hiçbir sözümüz olmazdı. Ama şimdi söylenecekler var: Bu yapılan, tekelciliğin daniskasıdır, bencilliktir. Milliyetçilik nedir? Budur işte! Her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da örneğini görmüş olduk. Bir yayın ekibi bunu yapıyor. ‘Ekibin başında bulunan Faruk Duman bunları anlayacak, kavrayacak yaşta olmayabilir’ desek de orada kocaman adamlar var, Celal Üster var; yanlış yaptıklarını düşünmeliydiler. Geniş olanakların kullanılarak yapılan bu tekelci anlayışın Türkiye öykücülüğüne bir şey katmaz, çünkü hiçbir iyi öykücü tekelcilikten, tekelci yayınevlerinden çıkmamıştır. Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Sait Faik ter kokan özgür alanlardan gelmişlerdir. Sadece bizim olsun gibi bildik kalıpların yeniden dökülmesinin bir yararıyoktur. Gündemi oluşturabilirler, çokça sözü edilir, satışı yapılabilir elbet, ne de olsa sermaye zincirinin halkaları birbirine bağlanmıştır.

Bir örnek vereyim: 2002 yılında Hakkı Özkan anısına Yaba Öykü etkinliği düzenlenmişti. Konuyu işleyen öyküler Sokaktaki İnsan Öyküleri adıyla kitaplaştırılıp sunulmuştu, ama ne yazık bu emek ürünü çalışma için iki kelime yazan olmadı. Nankör bir alan diyorsam boşuna demiyorum.

 

• Siz bugünlerde bir vefa örneği göstererek Hakkı Özkan’ın Grevden Sonra adlı romanının 2. baskısını yaptınız…

 

• Evet, bir vefa borcundan öte önemli değer taşıyan bir roman olduğu için. Özellikle o kitabı çıkarmak boynumuzun borcuydu. Değerler silinip gitmesin. Şimdi de yazarın Kiracımız adını taşıyan öykü kitabını basıma hazırlıyoruz. Daha önce de Kanatlı Çocuk romanını basmıştık.

 

• Hakkı Özkan’ın diğer kitaplarını da yayımlamayı düşüyor musunuz?

 

Gücümüz yeterse birkaç tane daha çıkarabiliriz. Çocuklar için önem taşıyan çalışmaları var; çocuk oyunları, romanları, masalları, hikâyeleri var.

 

• Hakkı Özkan ölene kadar çalışmış, mücadele etmiş, sürekli üretmiş. Onun için neler söylenebilir?

 

Arı gibi çalışan adam… Roman, hikâye, oyun, masal, fıkra, şiir, makale, hatta takvim ve ansiklopedi maddesi bile yazmıştır. Kalemi elinden düşmeyenlerden… Emekli olduktan sonra yazmak işinde daha da yoğunlaştı.

 

• Kaç kitabı var biliyor musunuz?

 

Net bilgim yok, ama bir döküman yapılırsa kitap sayısı elliyi aşar. Yirmi kadar çocuk kitabı olsa gerek. Renk Yayınevi için dünya çocuk klasiklerinden ‘Macera Çocukları’ dizisine yaptığı adapte kitapları sayarsak bu sayı çoğalır, ama onları kendi eseri saymıyordu. Romanları, hikâye kitapları da yine yirmi civarındadır. Son yıllarda şiire yönelmişti. Yanılmıyorsam salt şiir kitaplarının sayısının 19 olduğunu kendisi söylemişti. Ortaköy’de bir köşeye kurduğu masada en çok şiir kitaplarını satardı. Hikâyeyi geri planda bırakıp şiire yönelmesini yadırgamış, nedenini sormuştum. Ne yapayım, şiir daha çok ilgi görüyor, daha çok satılıyor demişti.

 

• Grevden Sonra 1962’de başka bir adla tefrika edildi demiştiniz?

 

Evet, Yokuştakiler adıyla Son Saat gazetesinde uzun süren bir tefrikası var o romanın. Yıllar sonra konuyu geliştirerek, yeniden adını; Grevden Sonra koymuş ve Milliyet’in roman yarışmasına katılmış. Roman ilk on arasında ödüllendirilmiş. Her yazarın bir baş eseri vardır; bana göre Hakkı Özkan’ın baş eseri Grevden Sonra’dır...

 

• Grevden Sonra’nın konusuna değinelim biraz da…

 

Basım emekçileri. Yani matbuat alanında çalışanların dünyası. Ben romanı Balzac’ın Sönmüş Hayaller nehir romanında anlattığı Paris’in yayın basım dünyasıyla eşledim biraz. Burada ise elbette İstanbul ve yayın - basım merkezi Cağaloğlu var. Anlatıcı olarak Hakkı Özkan’ın iliklerimize işleyen bir yerlilik havası taşıdığını görmeliyiz. Birçok yönden Orhan Kemal’in çırağı görürüm Hakkı Özkan’ı. Bu romanı yaşamayan hiç kimse onun havasında yazamaz. Abartmıyorum, gerçekçiliğin parlak örneğidir...

 

 

 

 

 

HAKKI ÖZKAN kimdir?

 

HAKKI ÖZKAN

(d. 1926 Bursa, ö. 5 şubat 1999 İstanbul)

 

 

Kendi kaleminden

YAŞAMÖYKÜSÜ

 

 

1926 yılında, Bursa’da dünyaya geldim.

Balkanlardan göç eden bir ailenin ilk çocuğuyum.

İlkokulu İstanbul’da bitirdim. Ailemin dağılması yüzünden öğrenimimi yarıda kesmek zorunda kaldım. Bir yığın işe girip çıktıktan sonra basımevlerinde uzun yıllar çalıştım. Bu arada bol bol okuma yazma fırsatı buldum. Ailemde okuma yazmayla ilgili kimse olmamasına rağmen delice bir tutkuydu benim için okumak yazmak. Bunda, çocukluğumda ailemin anlattığı biribirinden güzel masalların, çevremde bulunan aydın insanların etkisi büyük oldu elbette.

1950’de, bugün bir yayınevi sahibi olan bir arkadaşımla birlikte başladığımız haftalık dergi işi üç sayı sonra fiyasko ile sonuçlandı. Bu işte tutturamayınca yine eski mesleğime, basın işçiliğine döndüm ve 1980 yılına kadar bu işte çalıştım. İstanbul Belediyesi Basın Yayın Müdürlüğünde raportörlük yaptım, bu işte çalışırken emekli oldum.

Bu arada, 1950 yılından beri yazmayı, kitaplarımı yayınlamayı sürdürdüm. Bugüne kadar çeşitli yayınevlerince yayınlanan, hikâye, masal, piyes, roman, şiir kitaplarımın sayısı 40’ı aştı. Bir o kadar kitabım da yayınlanma sırasını bekliyor. Bu arada bazı hikâyelerim, masallarım yabancı dillere çevrildi, yabancı ülkelerde yayınlandı.

1975 yılında, Hürriyet Gazetesi’nin açmış olduğu fıkra yarışmasına kardeşimin adıyla katıldım ve üçüncülük ödülünü aldım. 1984-85 yılı, Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Yarışmasında “Her Çocuğun Kanadı Vardır” romanımla birincilik ödülünü aldım. 1986-1987 yılı, Milliyet Gazetesi-Abdi İpekçi-Dostluk ve Barış Ödülü-Şiir Yarışması üçüncülük ödülünü bir arkadaşımla paylaştım. Milliyet Gazetesi, Roman Yarışması, “GREVDEN SONRA” romanımlla mansiyon aldım. 1986 yılı, Yenice Gazetes-Sabri Akay Şiir Ödülü’nü kazandım. “Bir Çiçek Bin Çiçek” adlı piyesimle Sıtkı Dost birincilik ödülünü aldım. Piyeslerimden bazıları özel tiyatrolarda oynandı.

 

 

Evrensel Kitap 2007

64
0
0
Yorum Yaz