AlsahBlog / Sarı Yazma

Alşah Blog'larında Ara...

• 17/5/2009 - Eflatun Nuri: BİZ HEYBELİDE...

Kategori: Soylesi

Eflatun Nuri: AFİYET OLSUN

 

Orhan Kemal’in ‘Yeni Baştan’ dergisine yazdığı öykü için resim yapıyordum. Orhan Ağbi’de masama abanmış yaptığım resme bakıyordu. Aziz Nesin koşar adım içeri girdi:

— Pezevenkten parayı alana kadar göbeğim çatladı. Yok, Üsküdar’dan para gelmemiş, seyyar gazetecilerden de para toplayamamış, ulan bu gazete dağıtıcılarının hepsi üçkâğıtcı, doğru dürüst birine rastlamadım yahu.

Masasına oturdu, çekmecesini açtı, elindeki bir kesekâğıt dolusu parayı çekmecenin içine boşalttı; sonra da yüksek sesle saymaya başladı.

On kuruşları on’ar on’ar masanın üzerine ayırdı; sonra da onları kâğıda sarıp fişek yaptı. Gelip masama beş tane fişeği koyarken:

— Çabuk bunları cebe indir, dedi. Her zaman iki buçuk lira verirdi, nasıl olduysa bu sefer beş lira vermişti. Masanın üzerindeki on-on beş tane kadar fişeği de masanın ucuna doğru itip Orhan Ağbi’ye:

— Orhancım şunları yok et, bir gelen giden olmadan, dedi.

Orhan Kemal fişekleri pantolonunun, ceketinin ceplerine pay etti.

Geçen gün öğlende boş tabaklar tepsi içinde masanın kenarında duruyordu. Ben elimdeki gazeteyi evirip çeviriyordum. Eflatun da odanın içinde dolaşıyordu. Bir anda odaya polisler doldu. Daha kendimi toparlamaya çalışırken, bir de baktım Eflatun yemek tepsisini alıyor, bana da: ‘Aziz Bey, hesabı yarın alırız!’ deyip kapıdan çıkıp gitmez mi? 

Orhan beni bir gülmek aldı mı? Polislerin şaşkın birbirlerine baktıklarını da görünce eh!.. Gülme krizine girmez miyim, inan iki büklüm masanın altına yıkılacağım. Avaz avaz gülmemin nedenini bilmedikleri için, herhalde: ‘Adam nihayet kafayı yedi!’ diye düşünmüşlerdir. Onlar gülerken ben elimde tepsi varmış gibi bir pandomim gösterisiyle odadan çıktım. Salonda Rıfat Ilgaz’la Mim Uykusuz ‘Ali Baba’ siyasi mizah gazetesinin yeni sayısını hazırlıyorlardı. Onlara selam verip dış kapıdan çıkarken Rıfat Ağbi bana yavaş sesle:

— Eflatun beni köşede bekle, dedi. Aziz Nesin’le dargınlıkları hâlâ sürüyordu. Aziz Ağbi biriyle dargınsa çevresindeki insanların da o kişiyle konuşmasını istemezdi. Çemberlitaş’ın karşısındaki köşede buluştuk. Duraktan ‘Beyazıt-Taksim’ tramvayına bindik.

Eflatun, Zeki Özkan bana bugün telefon etti. Amber adında bir dergi çıkaracakmış, benden öykü istedi; Eflatunu da paketle getir, dedi. Bizi ‘Baylan’da bekliyor. Tramvay Şişhane yokuşundan çıktı, Galatasaray’a döndü, durakta indik. Baylan’a girdik, Zeki Özkan, Vedat Akın (Müjde Ar’ın babası) Zafer Sülek üçü oturuyorlardı. Zeki bizi görünce işte kadro tamamlandı dedi.

Vedat Akın’la Zafer Sülek çok iyi ropörtaj ustalarıydı. Zeki:

- Hadi kalkıyoruz bu gece Amber dergisinin doğuşunu kutlayacağız, dedi. On dakika sonra Nevizade’de ki Lefter’in Meyhanesi’ne geldik, masa bir anda soğuk mezelerle donatıldı, midye dolmalar, çiroz salatası, rus salatası, fava, arnavutciğeri, yalancı dolmalar, lakerda daha neler neler derken, rakılar, şaraplar açıldı, bardaklara boşaltıldı; sular kondu, buzlar atıldı. Laterna coştu, sıra sıcaklara geldi Zeki, Rıfat Ağbi’ye:

— Rıfat Bey sıcaklardan ne alırsın, dedi.

— Yahu her şey var, gerek yok.

— Olmaz, senin gıdana iyi bakman lazım! Garsona, birbuçuk karışık Rıfat Bey’e, dedi.

Sonra bize dönerek çocuklar biz de birer buçuk karışık yeriz değil mi? dedi. Kimseden ses çıkmayınca garson içeri bağırdı:

— Beş birer buçuk karışık ızgara.

Zeki Özkan, rakısına iki buz parçası attı. Hepimiz onun kadeh kaldırıp bir iki söz etmesini bekliyorduk. Tam o sırada içeriye kalabalık bir sivil polis grubu girdi. Dışarıda polis arabaları, resmi polisler meyhanenin önünü tutmuşlardı. Sivil polisler üçer beşer masalarda oturanları ayağa kaldırıyor enseden, koltuk altından, apış arasından, çorap içlerinden, ayakkabı içlerine kadar arama yapıyorlardı. Sıra bizim masaya geldi. Zeki’nin yüzü bembeyazdı. Polisin biri Zeki’nin belindeki tabancayı çekip çıkardı. İki polis Zeki’nin koluna girip götürdüler. Hepimiz birbirimize baktık.

Rıfat Ağbi:

— Eflatun, Zeki’yi kolay kolay salmazlar. Sen git söyle Lefter’e hiç olmazsa, karışık ızgaralar kalsın.

Yerimden kalktım Lefter’in yanına gittim:

— Izgaralar kalsın, dedim.

    Olmaz Eflatun Bey, ateşe attık bir kere, dedi. İçimden ‘yandık!’ dedim.

Eylül 2006 – Kaçak Yayın


Eflatun Nuri: BİZ HEYBELİDE...

Osmanbey matbaasının bir kanadı aralık kapısını biraz itip bahçeye girdim. Bahçenin orta yerindeki havuzun yanındaki tahta bankta mrettip Haşim Efendi oturuyordu. Bana doğru başını çevirdi:

—Şu kapıların menteşelerini yağlayın” diye belki on kez söyledim; kimse oralı olmadı. Valla eşşek gibi anırıyor, şu gıcırtıyı duyunca, gıcık oluyorum.

Gidip yanına oturdum. Evimden getirdiği yemeğini yemiş, sefertasını, kaşığını bir gazete kâğıdına sarıp, üzerinde yemek yediği örtüsündeki ekmek kırıntılarını havuza silkeledi. Kalan ekmek parçasıyla birlikte herşeyi örtüye koyup bağladı, filesine yerleştirdi. İçini yırtarcasına öksürmeye başladı!

— Haşim amca şu sigarayı bırak artık, dedim.

— Sigaradan değil oğlum!

— Ya neden, üşüttün mü yoksa?

— Yok be! Nasıl söyliyeyim bilmemki günahı boynuna. Rıfat Bey’i iyi kalpli, hâşâ evliya gibi bir adam; ama bu güzelim insan biliyoruz, verem, verem de bulaşıcı bir hastalık. Mürettiphane d e kimse onun yazılarını dizmiyor, yazılarını yazdığı kağıtlara bile dokunmuyorlar.

Onu seviyorum, ona değer veriyorum, çünkü o yazdığı yazılarla yoksul halkın acılarını dile getiriyor. Kelle koltukta, kendisini hiç düşünmeden, korkusuzca garibanları savunuyor. Benim için onun yazılarını dizmek şereftir, onun duyuyorum. Bana: “Sen ayvayı yedin Haşim! O adam, o kağıtlara yazı yazarken öksürüyor, tıksırıyor, sonra sen o kağıtlardaki yazıları dizerken verem mikrobunusoluyorsun!” diyorlar. Valla ben aldırış etmiyorum, ama tedbiride aldım!

Ne de olsa evde çoluk çocuk var. Tabağımı, çanağımı, bardağımı, havlumu kendime ait ne varsa ayırdım. Allah seni inandırsın, üç aydır çocuklarımı kucağıma alamıyorum, onları öpemiyorum, ama sakın yanlış anlama hiç de hişman değilim. Nereden inceyse oradan kopsun, dedi.

Haşim Amca’nın sağ elinin matbaa boyasının hiç çıkmadığı simsiyah üç parmağına gözüm takıldı, o üç parmağıyla yıllardır ters harfleri, sağdan sola kelimeleri, cümleleri, satırları sol elindeki kumpasa dizerdi. Biraz evvel havuza silkelediği ekmek kırıntılarını kapışan kırmızı balıkları seyrettim.

Emektar mürettip Haşim Amca yanımdan sessizce kalkmış gitmişti!..

Başım önümde merdivenleri çıktım, odaya girdim. Pencerenin kenarındaki masa boştu.

Mim Uykusuz’la gözgöze geldik, bana:

— Rıfat Ağbi’yi sabahleyin Heybeli adaya gönderdik, dedi.

Yanındaki sandalyeye çöktüm.

— Geçen seferki gibi mi?

— Aynen öyle, gece çok öksürmüş, sabah kalktığında bakmış yastık kan içinde; matbaaya telefon etmiş, Haşim Efendiyle, Cavit’i aldım, otele gittik, onu toparlayıp Cavit’le beraber Adalar vapuruna yetiştirdik. Biz Haşim Efendi’yle döndük. Biliyorsun Cavit’in eniştesi Heybeli Sanatoryumu’nda onbeş yıllık hademe, doktorları cebinden çıkarır, her zaman o yardımcı oluyor zaten, iyi yerde torpilimiz var; ama Allah düşürmesin.

Aziz ağbi ortalıklarda yoktu, Uykusuz’a;

— Yahu Haşim Amca’yla, biraz evvel bahçede havuzun başında beraberdik, bana Rıfat Ağbi hakkında hiçbir şey söylemedi!

— Onu biliyorsun, böyle durumlarda herkeze yardım için koşar; ama oturup “şunu yaptım, bunu yaptım” diye anlatmaz. Yalnız bir tarafı var, çok kuruntulu yahu! Otele giderken Cavit’e “Ben de çok öksürüyorum, bir ggün eniştene götür bakalım ciğerlerin durumu nedir?” demez mi? Bana bak! Aziz Ağbi geliyor, ayak sesinden tanıdım, o adımlarını kısa atar, çabuk çabuk yürür!

Uykusuz’un yanından kalktım karşı odaya gidip masama oturdum. Çekmeceyi açıp dün başladığım yarımkalan karikatürümü çıkardım. Aziz Ağbi odaya girdi koltuğunun altındaki deri çantasını benim masam da açtı, çantanın içinden bir tomar kağıt çıkarıp bana uzattı.

- Bunları oku, dört beş tane vinyetyapıp,bu sayı içinde üç karikatür yap, bakalım sayfalar da boşluklar kalırsa, aralara da yarın birşeyler sıkıştırırız, dedi. Yüzü sarıydı, yorgun gözüküyordu, masasına oturup, başını iki elinin arasına aldı:

— Başım çatılyor yahu, tüm gece yazı yazdım, ama allah kahretsin, yediğim birşey mi ne dokundu? Üşüttüm mü acaba?

Bir karın ağrısı, bir karın ağrısı, bu kadar olur, bir taraftansancıdan kıvranıyorum, bir taraftan yazı yazmaya çalışıyorum, bir taraftan da helaya koşuyorum!

Sonra masasından fırlayıp, koşar adım odadan çıktı. Biraz sonra elinde büyük bir bardakla geldi, masasın aoturdu, bana gülerek baktı:

— Ulan senin yüzünden oldu bu iş, dün getirdiğin incirlerden oldu, demin aklıma geldi, bir sepet incir yedirdin bana!

— Ben bir sepet inciri ye mi dedim Ağbi ya? Bir de Osman Bey’e, Orhan Ağbi’ye, Mefkür’e ayırdığın inirleri deyedin, en aşağı yirmi çay da içitin incirlerin üzerine tabii ondan olmuştur.

— Ama incirler de yenmiyecek gibi miydi? Ben böyle iri incir ne gördüm ne de yemiştim!

— Bu incir ağacını halamın kızının kocası Mecit Efedi’nin Sarayı’nın bahçesinde görmüş; bir dal kırıp bahçe kapısının yanına ekmiş. O gün de Hamininem camiye gidecekmiş, bastonunu bulamamış, gözü evin yanındaki incir dalını görmüş, onu çekip çıkarmış, baston gibi kullanarak camiye gitmiş, eve döndüğünde eniştem ona; “Kapının yanına incir ektiydim onu gördün mü?” diye sorunca, Hamininem de elindeki sopayı gösteriyor. “Bu mu?” deyince. Eniştem de avazı çıktığı kadar, “Be bunak kocakarı, onu sarayın bahçesindnen getirdim o Sultan Selim inciriydi.” diye bağırınca, Hamininem de: “Senin diyneyine kalmadım!” deyip gidip bahçe kapısının yanındaki eşelenmiş yere, incir dalını sokuyor. Şimdi görseniz koskoca bir ağaç oldu.

— İnanılır gibi değil, demek incirin bir dalını kırıp toprağa sokunca tutuyor! Şaşılacak şey!

- Yalnız Şubat ayı içinde ekmek gerekiyor Aziz Ağbi.

— Demek milletin ocağına inci dikmek bu kadar kolaymış, dedi.

Sonra önündeki bardağı başına dikti, bardağı masanın ucuna koyarken:

— Bu bizim kahveci varya adam bu işi biliyor! Bana nane limon kaynattı, valla bıçak gibi kesti mide ağrımı, ohhh!.. Dünya varmış!

Biraz sonra ‘Nazım Hikmet’ dergisini çıkaran bir gurup üniversiteli genç odaya girdi. Aziz Ağbi onları gülerek karşıladı:

— Oto! Ne haber gençler oturun bakalım, dedi. Gençlerden biri:

— Aziz Ağbi biz yarın Rıfat Ilgaz’ı ziyarete gideceğiz, durumu kötüymüş yine Heybeli Ada Sanatoryumu’na yatırmışlar, sizden de bir mesaj iletmek istiyoruz; ama dargın olduğunuzu biliyoruzbuna da hepimiz çok üzülüyoruz!

— Valla çocuklar hastaneye kaldırıldığını sizden öğreniyorum, haberim yoktu. Yahu ben ona küs değilim, o benimle konuşmuyor!

Üç ay evvel bizim Mefkür’e: ‘Marko Paşa’daki taşlamalarımı derler d e, ‘Aziz Name’ adında bir kitapçık yapalım,” dedim, o da sağolsun paldır küldür kitap hazırladı. Biz kitabı bastırdık, eşe dosta bu arada Rıfat Ilgaz’a da imzalayıp verdim. Bir kaç gün sonra Rıfat bana geldi, allak bullaktı sinirli bir tavırda, ‘Aziz Name’ kitabını elinde sallıyarak, “Bu kitapta benim yazdığım taşlamalar da var, bunları kendine maletmen, senin gibi bir adama yakışır mı?” diye bağırdı, kitabı masaya atıp odadan çıktı gitti. Konuşmama fırsat vermedi. Ben hapisteyken bir süre benim yerime taşmaları o yazmıştı, tabii Mefkür de ne yapsın? Taşlamaları imza  da atmıyorduk, ben de gözden geçirmedim, vaktim yoktu. Sonra bütün kitapları dağıtımdan alıp, giyotin de doğrattim.

Gençler gitmek üzereydi, Aziz Ağbi;

— Ben onu çok severim, çok üzüldüm geçmiş olsun, sağlıklı bir şekilde aramıza dönmesini dilerim, selamlarımı söyleyin, dedi.

Bir hafta sonra Beyoğlu’na yolum düştü. Çiçek pasajına girdim, arkadaşlardan birine belki rastlarım diye sağa sola bakınarak arka kapıdan çıktım. Görünürlerde kimse yoktu. Nevizade sokağına saptım, hemen soldaki Lefter’in meyhanesine “bir uğrayalım,” dedim.  Kapıdan içeriye bir adım attım atmadım, içerden Özdemir Asaf’ın;

—Eflatun buraya gel, diye bağırdığını duydum. Dipte köşe Orhan Kemal, Sait Faik, Özdemir Asaf oturuyorlardı. Ben de bir sandalye çekip oturdum.

Orhan Kemal omzuma elini koydu:

— Hayrola Eflatun geçen gün burada rehin kalmış sınız ne iş bu? Meyhaneni sahibi beni görünce, elinde rakı kadehi gülerek masamıza gelip oturdu:

— On beş yirmi gün evvel Rıfat Ilgaz, Zeki Özkan, Vedat Akın, Zafer Sülek buraya geldiler. Şu orta masaya oturdular. Zeki Bey yanıma gelip, “Masayı donatın tüm hesap benden” dedi. Dediği gibi masayı donattık. Hepsi içki olarak ayrı ayrı şeyler söylediler, rakı şarap, votka, bira masaya geldi. Sıcaklar söylendi, bardaklar yeni doldurulmuştu ki, kapı açıldı içeriye bir sürü polis doldu. Arama, tarama yapıyorlardı. Zeki Bey’in üzerinden bir tabanca çıkmaz mı? İki polis hemen koluna girip alıp götürdüler. Biraz sonra Rıfat Ilgaz Eflatun’un kulağına bir şeyler söyledi. Eflatun bana gelip: “Izgaralardan vazgeçtik!” dedi. Ben de “Ateşe attık,” dedim. O da elini yanağına koyup ‘Yandık’ diyerek masaya döndü. Hâlbuki ızgaraları ateşe atmamıştık, olabilir, insanlık hâli bu, sonra sevdiğim değerli insanlar bunlar, tabii aramızda para sorun olmaz, ben ızgaraları ateşe attırdım. Onlara çaktırmadan bakıyordum. Zafer Sülek hariçi, hiçbiri ne içkiye ne de mezelere dokunuyordu. adeta taş kesilmişlerdi. Yanlarına gidip, “Yahu hesabı dert etmeyin, soğuklar aynen duruyor, hadi canlanın yer açılsın, birer buçuk ızgaralar yolda geliyor,” dedim. Masada gülüşmeler takılmalar oldu. Herkez neşe içindeydi, şişelerin boşu gidiyor, dolusu geliyordu! Orhan Kemal, Sait Faik’e.

— Yahu sen oradasın Rıfat’a bir uğrasana durumu nasıl?

— Daha dün yanındaydım, iyi gördüm. Yanına da Osman Bey matbaasından mürettip Haşim Efendi’yi yatırmışlar, o da veremmiş...


Ekim 2006 Kaçak Yayın

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larında Ara...

• 8/4/2008 - ÖNER YAĞCI İLE “Roman AşKıyla” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Kategori: Soylesi

ÖNER YAĞCI İLE “Roman AşKıyla” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

KADİR İNCESU

 

“Yazarı yazar yapan dildir.” Öner Yağcı

 

Son birkaç yılda Öner Yağcı’nın Savaş ve Edebiyat, Nâzım Hikmet Aydınlığı, Nazi Kampları, Emperyalizm ve Yurtseverlik, Küreselleşme Sürecinde Edebiyatımız adlı yeni kitaplarını okuduk. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Hayyam gibi halk edebiyatı çalışmalarının arasına Nasreddin Hoca ile Ezop’u da katan Öner Yağcı, bu kez roman, romancılık ve romanımızla ilgili sorunları incelediği Roman Aşkıyla (*) ile çıktı okurlarının karşısına.

Romanımızın sorunları, darbelerin romanımıza etkileri, romanımızın yüz yılı, romanda otosansür, barış romanları, 68 kuşağı ve romanımız gibi konuların yanı sıra  roman eleştirilerinin, dünya romanından roman incelemelerinin de yer aldığı kitapta romanımızın tüm serüvenini izleyebiliyoruz.

Öner Yağcı “Bir edebiyat yapıtının kitlelere seslenmesi, görevini yapabilmesi için, gerçekleri açıklaması gerekir. Çünkü edebiyat, dünyayı doğru tanıma ve yorumlama araçlarından biridir. Toplumsal yapıdaki bozuklukları tüm boyutlarıyla, ortaya koyan, bunlara karşı çıkan bir yazar bu aracı başarıyla kullanmış demektir.” şeklinde açıklıyor yazarın sorumluluğunu yeni kitabı “Roman Aşkıyla’da... Ancak kitabı bitirdiğinizde Öner Yağcı’nın edebiyatımız konusunda karamsarlığa kapıldığını da görmek mümkün...

Öner Yağcı’ya yeni kitabı Roman Aşkıyla üzerine sorular sordum, o da yanıtladı. İşte söyleşimiz:

 

— Önsözde sorduğunuz bir soruyla başlayalım isterseniz: “Günümüzde yazarın sorumluluğu ne olabilir ki?”

— Her şeyin doludizgin kirletildiği bir yaşamda doğal olarak “yazar” kavramı da kirletiliyor. Böyle olunca da her “yazar” için farklı yanıtı var bu sorunuzun. Kimilerine göre yazarın sorumluluğu eskilerde kaldı. Yazarın kime karşı sorumluluğu olabilir ki diyenlerin sesi güçlü çıkıyor üstelik. Toplumundan sorumlu olanlar politikacılardır onlara göre; onlar toplumun bugününü de, geleceğini de, her şeyini de belirlerler, yazarın toplumla ilgili bir kaygısı olamaz. Ama yazarların toplumun dili olduğunu savunanların soyu tükenmedi elbette. Hele ki küreselleşme koşullarında Yeni Dünya Düzeninin istediği gibi bir yazar olmayı içine sindiremeyenlerin, özellikle de Türkçe gibi görkemli edebiyat yapıtlarına imza atmış bir dilin yazarlarının, toplumunun sorunlarıyla ilgili konularda susmaya hiç hakkı yoktur. Edebiyat, toplumun vicdanının çığlığı olmaya devam etmelidir ve yazarların sorumluluğu da toplumlarının yaşadıklarıyla, sorunlarıyla, gerçekleriyle örtüşmelidir. Bu anlayış yazar bilinçlerinden ve duyarlılıklarından uzaklaştığı için yazar sorumluluğunun gündemdeki yerini koruması gerektiğini düşünüyorum.

— Yeni kitabınızdaki yazılar 30 yıllık bir yazma sürecini kapsıyor. Romanımızın 30 yıllık süreç içindeki gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Roman Aşkıyla’da 1970’li yılların ortalarından beri yazdığım romanla ilgili yazılarımı bir araya getirdim. Bu yazıları bir araya getirip kitap boyutunda sunma kararım yazıların, yazılardaki düşünce, saptama, uyarı ve önermelerin eskimemişliğinden kaynaklanıyor. Özellikle 12 Eylül sonrasında, 80’li yıllarda, ortaya çıkmaya başlayan; romandan insanın, insani değerlerin ve toplumun uzaklaştırılması; romana mistisizmin, magazinin, kadın cinsini nesne olarak gören anlayışların katılması adımları o zamanlar başlamıştı. Geldiğimiz noktada romanın getirilmek istendiği bu projenin büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görmek hüzün verici. Tabii siyasal ve toplumsal yenilginin, siyasal ve toplumsal olarak ırkçı ve dinci bağnazlığın kuşatılmışlığının, küreselleşmenin kozmopolit ideolojisinin sunduğu acıtıcı yaşam biçimi her şeyde olduğu gibi roman alanında da egemen olmuş durumda.

— Roman Nereye adlı yazınızda “Romanımızın Don Kişot’ları neredesiniz?” diye sormanızın nedeni nedir? Romanımızın Don Kişot arama sürecine gelişi nasıl oldu?

— Roman alanında yaşananların ürkütücü boyutlara ulaştığını gördükten sonra, 15 yıl önce atmıştım o çığlığı. Kendi kendime roman nereye gidiyor diye sormuş ve ortama bakarak yanıtlar aramıştım. Mutlaka birileri götürüyordu, kendi kendine gidemezdi. Kurulmak istenen Yeni Dünya Düzeninin efendisinin egemenlik için çeşitli ülkelere yönelik düzenlediği operasyonlar dünyaya ve insana yakışmıyordu. Ülkemizde 12 Eylül 1980’le getirilen düzenlemeler Yeni Dünya Düzenine geçiş için gerçekleştirilmişti. Para en yüce değer olmuştu; marka, vitrin, moda, fal, reklam, değersizlik değer olmaya başlamıştı. İnsanlar, içeriksizleştirilen, dönemin görkemli aracı televizyonla, basınla magazinleştirilen yeni yaşama biçimine özendirilmeye başlanmıştı. Bu toplumsal tabloda roman nereye götürülebilirdi? Dil küçümseniyor, yok ediliyordu, dil küresel dilce bombalanıyor, dilin dillenmesi engelleniyordu. Anlatı, masa başı uydurmalara dönüştürülmüştü. Stendhal’in dediği “gökyüzünün mavisiyle sokağın çamurunu birlikte veren”, yaşamın sıradan ilişkilerini, dili sanata dönüştürerek aktaran, insanlığın aydınlık arayışında önemli bir olay olan romanın yolculuğu sıkıntıdaydı. Dünya nereye götürülüyorsa roman da oraya götürülüyordu. Her şey gibi romanı da egemenliğine alan güç belirlediği yaşama biçimi ile roman yazma coşkusunu yok etmekten başlayarak, yayın dünyasının koşulları nedeniyle yayımlama olasılığını azaltıyordu. Tekelleşme, romanın dağıtılma, okura sunulma olanaklarını daraltıyordu, Zaman tüketime aktarıldığı için romanın okunma şansı azalıyordu. Egemen sistem romanın roman dışı ölçütlerle değerlendirilmesini getiriyordu. Durum böyle olunca; yazılamayan, basılamayan, dağıtılamayan, okunamayan, değerlendirilemeyen roman nereye gidebilirdi? Dünyanın bin bir dilinden bin bir diline uçuşan evrensel kimlikli roman Don Kişot’la başlamıştı ve Don Kişot’lar istiyor şimdi demek doğal bir sonuç olmuştu benim için. Onun için “Romanımızın Don Kişot’ları neredesiniz?” diye sormuştum. Sorum hâlâ yanıt bekliyor.

— Öner Yağcı’nın roman anlayışının şekillenmesinde neler etkili olmuştur?

— Roman Aşkıyla’da epeyce geniş olarak aktardım bunu. Kendi toprağına, kendi insanına, kendi değerlerine yabancı olan bir roman düşünemiyorum. Özellikle Cumhuriyet ve dil devrimiyle birlikte özgürleşen Türkçenin olanaklarıyla yaratılan roman birikimimiz yeni kuşakların romancılıklarının şekillenmesini anlamlı olarak sağlıyor. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Bilbaşar, Fakir Baykurt gibi büyük romancılarımızın mirasının yanına Rus ve Fransız klasikleri başta olmak üzere dünyanın görkemli romanlarını ve romancılarını katınca bir romancının roman anlayışı ortaya çıkıyor. Tabii dünyada ve ülkemizde yaşanan gerçekliğin romanla örtüşmesini de eklemeliyiz bu mirasa.  

— Romanımızla ilgili tespitlerinizden birisi de; bireyci romanın, toplumcu romana karşı güçlenmesi... Bu durumu yazar, okur ve yayıncı açısından nasıl değerlendirebiliriz?

— Bu, toplumsal gerçeğimizin bir sonucu. Yaşamda bireycileşmenin egemenliği söz konusu olduğuna göre romanda da böyle olması doğaldır. Romanın her alanındaki insanların da bundan etkilenmesi kaçınılmazdır.

— Bu durumu yine yazılarınızda sözünü ettiğiniz “Kaçış Edebiyatı”yla ilişkilendirebilir miyiz?

— Herkesin toplumsallıktan uzaklaşmasını öneren ve bunu gerçekleştirme yolunda yapılanan düzen elbette roman alanında da bir kaçış gerektirecekti. Edebiyatta yaşanan kaçışın, bu operasyonların sonuçlarının yalnızca bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Sistemin istediği magazinel ve mistiksel romancılığa boyun eğmek de sonuçlardan biri bence.

— 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini incelediğimizde, edebiyatımız açısından en olumsuz sonuçların 12 Eylül darbesi sonrası oluştuğunu görüyoruz. Bunun için olsa gerek, yoğun olarak romanımızda 12 Eylül sonrası yaşananların üzerinde duruyorsunuz. Yarışmalarda verilen büyük para ödüllerinin sanatçıları istemedikleri konularda yapıtlar vermeye yittiğini belirtiyor, bu durumu da “otosansür” olarak açıklıyorsunuz. Bu durumu aşmanın yolları neler olabilir?

— Her türlü sansürle başa çıkmayı başaran yazarın ne yazık ki otosansür belasına karşı elinden hiçbir şey gelmez. Yazarlık bilincini ve onurunu korumaktan başka sonuç alıcı bir yol yok.

— Kitabınızı okuyanların “Aydın” tanımlarının değişeceğine inanıyorum. 18 Aralık’ta Şükran Kurdakul için yapılan ve yaklaşık 10 kişi tarafından izlenen anma toplantısında da, “Hiçbir ülkede emperyalizm, işbirlikçiler olmadan var olamamıştır. Ülkemiz bu konuda müthiş bir sınav veriyor. Köleleşmiş aydınlar, kendisini satmış aydınlar, onursuz aydınlar ve ülkesinin sömürülmesini dert etmeyen aydınların çoğunlukta olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Şükran Kurdakul, var olan koşullara karşı bir aydın kendini nasıl korurun örneğini vermiştir.” demiştiniz. “Aydın”ımıza neler oluyor?

—İşbirlikçi” ve “aydın” kavramlarının yaşamda çok önemli yerleri olduğunu düşünüyorum. İşbirlikçiler olmasaydı Zencilerin yakalanarak gemilere doldurulması, köleleştirilmesi gerçekleşebilir miydi örneğin? Ya da iz süren Apaçi işbirlikçiler olmasaydı Kızılderililer katledilebilirler miydi Amerika’da. Daha sıcak, işbirlikçiler el vermeseydi Irak böylesine perişan edilebilir miydi? Ya aydınlar? Toplumlarını geleceğe taşımanın sorumluları değiller midir? Ülkemizde yıllardır korkunç bir aydın kırımı yaşanıyor. Sürgünlerle, yargılamalarla, hapisliklerle, işkencelerle, suikastlarla, bombalamalarla, cinayetlerle aydın birikimimiz yok edilmeye çalışıldı hep. Ama aydınlarımız direnmeyi bildiler. Şimdilerde, insanların toplumsallıktan uzaklaştırılmasını sağlayan küreselleşme koşullarında aydınların da aynı rotaya çekilmeleri, ne yazık ki bir aydın boşluğu yarattı. Yaşadığımız budur.

— Niçin Roman Aşkıyla dediniz?

— İnsanı ve yaşamı her şeye rağmen savunduğumuz gibi aşkı ve romanı da savunmalıyız düşünüşüyle koydum kitabın adını. Aşkla yaşamalıyız her şeyi çünkü. Aşkla sarılmalıyız değer verdiğimiz her şeye. Yayımlanmayı bekleyen Şiir Aşkıyla, Edebiyat Aşkıyla, Aydınlık Aşkıyla adlı kitaplarımın adını da bunun için böyle koydum.

 

— Teşekkür ederim.

—Ben de teşekkür ederim.

 

(*) Roman Aşkıyla, Öner Yağcı, İleri Yayınları, 2006, 360 sayfa.

 

Cumhuriyet Kitap 2007

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
Alşah Blog'larında Ara...

• 8/4/2008 - Aydın Hatipoğlu ile 1960 Kuşağı Üzerine

Kategori: Soylesi

Aydın Hatipoğlu ile 1960 Kuşağı Üzerine

Kadir İncesu

 

Cumhuriyet dönemi şiirinde evreler var. Nâzım Hikmet, İlhami Bekir, Ercüment Behzad üçlüsünün başlattığı yenilikçi Türk şiiri, Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat’ın öncülüğünü yaptığı Garip Hareketi, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever’in yaptığı 2. Yeni hareketi ve Aydın Hatipoğlu, Afşar Timuçin, Eray Canberk, Egemen Berköz vd. öncülüğünü yaptığı 1960 kuşağı...

1960 kuşağını da daha genç kuşaklar izlemeye devam ediyor. 1960 kuşağının ortaya çıkışının üzerinden yaklaşık50 yıl geçti. Bugünün perspektifinde 1960 kuşağını irdelemek amacıyla Aydın Hatipoğlu ile görüştük.

 

Sizin kuşağınızın ortalama yaşı altmışı geçmiş bulunuyor. Yazın yaşamına giriş döneminizi anlatır mısınız?

 

 

Doğru. İnanılır gibi değil. Edebiyat tarihimizde 1960 Kuşağı olarak anılan bizim kuşak, günümüz şiirini temsil eden, dediğin gibi yaşları 60’ı geçen delikanlıların kuşağıdır.

Kuşağın  ana damarını, o yıllarda Şükran Kurdakul’un yönettiği Yelken dergisi çevresinde toplanan, ilk şiirlerini burada yayımlayan gençler oluşturur.

Derginin toplumcu gerçekçi çizgisi onların da düşünsel anlayışlarını belirlemiştir.

27 Mayıs 1960 tarihi ülkemizde yeni bir siyasal ve sosyal dönemin başlangıcını oluşturur.

Askeri bir darbe ile Demokrat Parti iktidarının baskıcı yönetimine son verilir.

Bu koşullarda görece bir özgürlük ortamına yönelişte öğrenci-gençlik hareketinin etkinliği de önemlidir. Gelinen ortam, düşün ve yazın alanımızda da yeni bir dönemin başlangıcı olur.

 

Dönemin sosyal siyasal ortamı da belirleyici oldu mu tutumunuzda?

 

Elbette. 27 Mayıs 1960 sonrasında Kurucu Meclis’çe kabul edilen yeni 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında, Nazım Hikmet, Ercüment Behzat Lav ve İlhami Bekir Tez’in edebiyat tarihimizdeki öncü konumları altı çizilerek yeniden belirlenir.
Yıllardır yok sayılan 1940 Kuşağı ozanları A.Kadir, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Şükran Kurdakul vb. şiirleriyle gündemdeki yerlerini alırlar, Hasan Hüseyin ve Can Yücel de özgün yapılarıyla onlara katılırlar. Özgürlük rüzgârları esen toplumsal ortamda, 60 kuşağının genç ozanları da, 1940 Kuşağı şairlerinin nice baskılar pahasına  başlattığı toplumcu gerçekçi hareketi yeni duyarlıklar ve yeni estetik yapılar çerçevesinde üstlenirler: kitlelerle daha yakın ve etkin bağlar kurarak, yükselen toplumsal tepkinin, şiirini yazarlar.

 

Siyasal ortamın etkileri de önemli değil mi?

 

Tabii. Bu dönemde demokratik ortamın sağlanması; çevirilerin yaygınlığı, yayın yaşamına da canlılık getirir. Demokratik güçlerin belirli platformlarda buluşması, İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesi, Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu, örgütlenmesi, parlamentoda yer almasının belirlediği ortam, genç şairlere kitlelerle bağ kurma yollarını açmıştır.

Böylece,1960 Kuşağı ozanlarının kimliğinde, alanlara inen, halkın arasına karışan, toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapan, soran/sorgulayan, yeni bir edebiyatçı tipi ortaya çıkmıştır.

 

Başlıca yol arkadaşlarınız ve omuzdaşlarınız kimlerdi? Ayrıca size kucak açan yayın organları var mıydı?

 

Başlıca temsilcilerini Turgay Gönenç, Afşar Timuçin, Eray Canberk, Aydın Hatipoğlu, Nurer Uğurlu, Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe, Sennur Sezerin, oluşturduğu 1960 kuşağı giderek Yelken, Ataç, Yansıma, Yeni Gerçek, Gelecek, Değişim, Dönem, Evrim, Alan 67, Halkın Dostları, Şiir Sanatı, Yordam, Devinim... gibi dergilerde görünürler. Bunlardan Yeni Gerçek dergisinin, ilk sayısında yer alan, 1960 Kuşağı’nın dünya görüşü ve şiir anlayışlarını belirleyen bir manifesto, kuşağın başlıca ozanlarının imzasıyla yayımlandı.

 

Sizin kuşağınızın siyasal tavrı da edebi tavrı kadar önemli…

 

Tabii, 1960 Kuşağı, dünyayı değiştirmek için yola çıkan bir kuşaktır. 1960 kuşağının şiiri de bu anlayış çizgisinde gelişir. Bu dönemde dünyanın dört bir yanında gençlik hareketleri birbirini izler.

Bu kuşakla birlikte yeni bir edebiyatçı tipi çıkar ortaya: Alanlara inen, halkın arasına karışan, toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapan, soran, sorgulayan ve bu tutumlarını yazdıklarına yansıtan şairler, yazarlarla, kültür/sanat alanında bir toplumsallaşma süreci yaşanır.

Sanatın işlevi, sanatçının konumu, devrimci sanat, sanat-toplum, sanat-politika ilişkisi gibi kavramlar gündemde yer alır.

Sizlerin yazın ortamına girdiğinizde, o dönemin yerleşik anlayışlarını tanımlar mısınız?

 

Yazın ortamımızdaki canlılıkla birlikte şiirimizde Nâzım Hikmet şiiri, 1940 Kuşağı, Garip Kuşağı, İkinci Yeni. Bu arada Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Can Yücel de kendine özgü şiirsel varlıklarını sürdürmektedir. Bütün bu çeşitlilik toplumcu gerçekçi şiir hareketine renk ve güç katar.

1960 Kuşağı şiirinin bir başka önemli boyutu da, 'ulusallık'tır. Toplumcu gerçekçi anlayışlarını bu anlayış üzerine kurmayı amaçlarlar.
1960 Kuşağı, edebiyatımızda bir yenileşme ve özgürleşme dönemidir. Şiirde dil, imge, biçim açısından yeni bir yapı oluştururken, şiirin içerik boyutunu kesinlikle gözardı etmezler.

 Kuşağın genç ozanları, bu gün 60’lı yaşlarını sürerkenn. Onların çıkışlarını destekleyen ağabeyleri Şükran Kurdakul, Asım Bezirci, Memet Fuat ise artık aramızda değiller.



Onları ve sizin kuşağın özellikle Madımak yangınında yitirdiğimiz ardıllarınızı bir kez daha saygıyla analım değil mi?

 

 

Elbette o yangın hiç sönmüyor yüreklerimizde.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

"1940 Toplumcu Kuşağı" Şairlerinden Ve "Rıfat Ilgaz Arşivi"nden Seçilmiş Yazılar, Şiirler, Öyküler, Değerlendirmeler, Eleştiriler, Anılar, Etkinlikler...

Son yazılar

Eflatun Nuri: BİZ HEYBELİDE...
Rıfat Ilgaz / Filmografi
YORGUN DUDAKLI KADINLAR
KASTAMONU GÖLKÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNLARININ 2009 BULUŞMASI
"Meraklısına..." Attila İlhan Şiirleri
Arşiv 2006: AlsahBlog/SarıYazma
Türk tiyatrosu yasta: Metin And öldü
MEB'NIN İLK VE ORTA ÖĞRETİM İÇİN SAPTADIĞI 100 TEMEL ESER
Homeros'u yaşatan vadide: Bornova
Ankara'dan emir gelince kutlanamayan bir Hıdırellez...
“Pes Etmek Yakışmaz Bir Şairin Karısına”
SEVENLERİ REHA MAĞDEN’İ UNUTMADI
MEDENİYETE YÜRÜYÜŞ’E DEVAM
ÖNER YAĞCI İLE “Roman AşKıyla” ÜZERİNE SÖYLEŞİ
CANA AKDAL’IN ŞİİRLERİ
‘Vefa hâlâ sözlüklerdeymiş”
AYDIN DOĞAN İLE HAKKI ÖZKAN ÜZERİNE
2008 ÜMİT KAFTANCIOĞLU ÖYKÜ ÖDÜLÜ
Aydın Hatipoğlu ile 1960 Kuşağı Üzerine
YAYINCILIK EMEK İŞİDİR
GİDE GİDE CİDE 2005 2 / GEZİ / ALİ ŞAHİN
GİDE GİDE CİDE 2005 / GEZİ / ALİ ŞAHİN
İlgaz sempozyumu kitap ve CD oldu
Basında Rıfat Ilgaz / Çınar Yayınları Arşivi'nden
Basında Rıfat Ilgaz / Çınar Yayınları Arşivi'nden

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
AliŞahin'inBloknotu'ndan
Güldeste/ EnGüzelAtatürkŞiirleri/ Seçki
KastamonuNet (Blogcu)
ÖykülerÖykücüler
RomanYazıları
ŞiirlerŞairler
YedinciSanat
EdebiyatGündemi
SarıYazma/RıfatIlgazArşivi'nden
E-Edebiyat
Esintiler
ÇocukVeEdebiyatı
Esintiler'den...
UzunİnceBirYol
TaşköprüdenSesleniş
GündenGüne
E-EdebiyatBenimBlog
UmudaYolculuk
Taşköprü'nün Taş-köprüsü
DersimizEdebiyat2
DersimizEdebiyat

Kategoriler

Arkadaşlar

yeniedebiyat
alisahin37
hasan37
yedincisanat
guldeste
kastamonunet
oykuleroykuculer
romanyazilari
siirlersairler
ayassun
sevgidamlalari
handangokcek2
tulaybilgin
Nurşen Görşen
kaybolusculuk
sevilla
umitzeynep
esevcanca
gulcanca
emeginsanati
sahinsah
passions00
yeniguneturku
alsahindex
kalenderyemeksalonu
yorumsizin
http://alsahblog.blogcu.com/ Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:1
Son Sayfa |