AlsahBlog / Sarı Yazma
Alşah Blog'larında Ara...
• 8/4/2008 - SEVENLERİ REHA MAĞDEN’İ UNUTMADI
SEVENLERİ REHA MAĞDEN’İ UNUTMADI
Kadir İncesu
Yaşama sevdalısı olmasına ve Burgaz havasını yanına almasına karşın, 25 Temmuz 2006’da Akciğer Kanseri’ne yenik düşen şair, gazeteci, yazar Reha Mağden ailesi ve dostları tarafından düzenlenen bir etkinlikle anıldı.
Burgazada’da düzenlenen anma toplantısına, “Reha ağabeyin hayata attığı en güzel gol, çocukluk aşkı, eşi, dostu, biriciği, Rana abla…” ve dostları katıldı.
Dostları, herkesin ‘uzak ara’ dostu, ‘önce kendinin sonra hayatın farkında olarak, ömür denilen yolu yürüyüp tüketen’, ‘sıkı muhalif’, Burgazlıların ‘ada arkadaşı’, ‘sardunyanın büyüttüğü çocuk’, ‘adını söyler gibi yazan adam’,
‘… İt gibi yaşanan hayatların ta alnının ortasına zarif’’ imzasını atan Reha Mağden’li anılarını paylaştılar…
Burgazada’da buluna kabri başındaki törende şair Güngör Gençay kısa bir konuşma yaptı. Reha Mağden denince aklına hemen kalem ve kalemcikler geldiğini belirterek şunları söyledi. “ Peki, nasıl bir kalem, kalem mi, kalemcik mi?
Dilimizdeki belirteçler ekonomi ve ticaret alanlarında kullanıldığı zaman kafaları karıştırıyorsa da, yazı alanında şeffaflığa yol açıyor. Öyle ya gemi dendiği zaman, bir ticaret terimi olarak karşılığını bulabilirsiniz. Ama gemicik diye bir şey yok. İşte bu gemi ve gemicik sahiplerinin emrinde kalem oynatanlar da kalemcik oluyor. Reha Mağden ise, kalemdi, hep kalem kaldı.”
Reha Mağden’in kabrinde yapılan tören sonrası Barba Yani’ya gidildi hep beraber. Yemek sırasında Reha Mağden’in can yoldaşı Rana Mağden tüm dostlarıyla tek tek ilgilendi. Hemen yanı başındaki sevdiğinin portresine özlemle bakarken gözlerinin dolmasına engel olamadı zaman zaman… Uzun süredir bir şeyler yazmaya çalıştığını fakat kelimelerin yetersiz kaldığını fısıldadı önce, sonra “O doğru, dürüst, özü sözü bir adamdı. Hiçbir şey onu kendi doğrularından vazgeçiremedi.” Dedi. Sesi titreyerek devam etti “Her şey güzel olsun, herkes mutlu olsun isterdi. Mezarı yapılmadan önce iki günde bir ziyaretine giderdim. Mezarı yapıldıktan sonra ise uzun süre gidemedim. Çünkü gider ve mezarını yapılı görürsem, ölümünü kabul ederim diye düşünüyordum. Mezar taşının siyah olmasını isterdi. O bile yaşama isyanını gösteriyor. Şu ana bütün dostları toplandığı için, sevildiğini hissettiği için çok mutludur.”
REHA MAĞDEN DENİNCE…
Osman Bozkurt: Reha Mağden denince aklıma, ilkin erdeminden “Ceddini mağrur, zürriyetini mamur” edemeyen bir gazeteciyi, ikincisi, kötülüklerin anası olan paradan nefret eden, bu yüzden dolgun ücret aldığı zamanlarda bile parasız kalan bir adamı… Ve nihayet rakıyı…
Güldal Kızıldemir: Reha tanıdığım en iyi gazeteciydi. Öldü diye değil, gerçekten böyle. Haberin kokusunu ‘neredeyse’ daha çıkmadan alırdı. Tanıdığım en iyi öykücülerden biriydi. Ama en hoşu, bütün bunlar onun umurunda değildi. O sevmek ve sevilmek isterdi.
Yılmaz Yanık: Son zamanlarında doktorlara kesinlikle içmeyeceğini söyler. Heyecan ve sevinçle ‘abi artık içmeyeceğim’ dediğinde, çok sevindim, sağlığı için zorunlu olduğunu söylemem üzerine ”Rakıyı bıraktım ama artık ŞARAP içiyorum” demişti.
Serpil Güler: Sen gittin söz bitti.
Ahmet Haluk Ünal: Hayatta bir şeyler öğrendiğim az sayıdaki insanlardan biriydi.
Çok farklı bir pencereden dünyaya bakışı vardı.
KENDİ KALEMİNDEN REHA MAĞDEN
"1955'de, 13 Nisan'da, nevruz fezaya ağmasını bitirmemişken doğdu. Yıldızı, savaş tanrısı Ares'e ömrü boyunca öykündü; babasının 'kan dökücüsün' diye sevmediği Ares'e... Oysa o kan dökme pahasına yenilenin yanında olmak istiyordu.
Madişvili Yusuf ile Gonzolidze Ayşe'nin; Furtunzade Hamdi ile Yolonsalı Saadet'in torunu; onların çocukları Hamdi ile Ayşe'nin, Çağlayan'dan sonra gelen çocukları.
Sosyoloji okudu. Üniversitede, Felsefeye Giriş ve Kurumlar Sosyolojisi dersleri verdi.
Sonrasında hep gazeteciydi.
Zahmetli ya da zahmetsiz beş çocuğu var.
Zahiri ya da hakiki -yani sanki- kırk yıl Rana'yla evliydi. Kalbinin kapısının anahtarı ellerinde, kovuğuna girerken 'ürkme Reha' diyecek, yüzünü görmüş ya da görmemiş dostları var. Lakin ceddini mağrur, zürriyetini mamur edemedi... Yaşadı, yazdı, öleyazdı... Kayboldu, çıktı..."
HİKÂYE KİTAPLARI:
Üçünün Nerkis’i: Akış Yayınları, 1990
Yazgıların Tableti: Avesta, 2000; Agora Kitaplığı, 2005.
Cehennemde Bir Şehit: Agora Kitaplığı, 2003
Ah O Müstehcen Salınış: Agora Kitaplığı, 2004.
Kalem Ele Küsmeden: Vs Yayınları, 2006
2007-Evrensel
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 8/4/2008 - MEDENİYETE YÜRÜYÜŞ’E DEVAM
MEDENİYETE YÜRÜYÜŞ’E DEVAM
KADİR İNCESU
Raşit Kara uzun yıllar Adalar’da yaşayan bir şairimiz… Voro Koy, Roc, Güzel İnsan, Bedestan, ve Zara adlı beş şiir kitabından sonra Kora Yayın tarafından iki yeni kitabı daha yayımlandı.
Filizkıranlar gazete yazılarından yapılan seçmelerden oluşuyor. Çevreye ilişkin yazıları ve yere tükürmeme kampanyası nedeniyle İstanbul’dan Ankara’ya yaptığı yürüyüşün günlüklerinden oluşan yazıları Medeniyete Yürüyüş adını taşıyor.
Raşit Kara’ya göre bir insan her şey – kapitalist, patron, yazar, sendikacı, çiçekçi, sinemacı, partici- olabilir ama çevreci olamaz..
Raşit Kara insanlara çevreciliği anlatmak amacıyla 20 Eylül 2000’de yola çıkar Taksim’den. İnsanların çevrelerine olan duyarsızlığını, çevrenin yaşadığı sorunları gündeme getirmek için katlanır 4 Ekim’de Ankara’da sona eren uzun yürüyüşe…
Yolda Raşit Kara’ya destek verenler kadar; “Ülkenin bu kadar önemli sorunları varken, sen nelerle uğraşıyorsun” diyende çıkar.
Bazen otellerde konaklar, bazen de açık havada uyku tulumunda… Geçtiği yerlerdeki yerel basın ilgisini esirgemezken, ulusal basın ilgi göstermez…
Şarkıcı bilmem kimin yeni ve paralı ve genç ve sosyetik ve yakışıklı sevgilisiyle, sabaha karşı eğlence dönüşü gittikleri çorbacıda kameralara takılan en son samimi görüntülerini izlemek, aşkları(!) hakkında yapılan uzun tartışma programlarını takip etmek varken, kim izleyecektir ki Şair Raşit Kara’nın çevre sorunlarını gündeme getirmek için yaptığı uzun yürüyüşü… O yürüyüşü bir mankenimiz veya sanatçımız yapacaktı ki, görecektiniz siz ilgiyi ve reytingi…
Yalnızlığını da: “Medya bir gün bu mikrop bataklığında boğulacağının bilincinde değil, bu yüzden yalnızım” diye açıklar Raşit Kara…
Uzun yürüyüş sonunda yara olan ayaklarına aldırmaz, yolda gördüğü öğrencilere, kahvehanelerde oyun oynayanlara, namazdan çıkan cemaate, gördüğü herkese hazırladığı bildirileri verir. Amacını açıklar bıkmadan usanmadan…
Yürüyüşü sırasında pek çok arkadaşı tarafından aranır. ‘Çok iyi yapıyorsun, devam et. Yanındayız!’ demek için değil ‘Vazgeç’ demek için. Üzülür, hem de çok… ‘Onlar Raşit Kara’yı tanıyamamışlar’ diye düşünür.
Yollardaki yalnızlığını uzun uzun korna çalarak kendisini selamlayan kamyon şoförleriyle paylaşır. Düzce’nin deprem sonrası ayakta kalan tek otelinde konaklar. Gece kapısını çalarlar. Olayı sabahleyin otel personeline anlattığında duyduklarına da çok şaşırır. Çünkü kapısını çalanlar hayat kadınlarıdır.
Yok yok yanlış anlamayın lütfen onlar da çevre konusunda bilinçlenmek istemişlerdir belki de…
“Ankara’ya yürüyen adam” ‘ yolda sizi vururlar’ diyen birisine gülümser sadece.
‘Beyefendi kaç gündür yoldasınız, korkmuyor musunuz? Silahınız var mı?’ diyen birisine ise cebinden çıkardığı tek silahını gösterir: Kalem… Uzun yürüyüşler sonunda ayaklarında oluşan yaralar yüzünden, onca yorgunluğuna rağmen uyuyamaz. Böyle zamanlarda yüksek sesle seslenir kendisine: “Söz verdin Raşit, şair sözüdür, politikacıları sözüne benzemez, sözünden dönemezsin…”
Kızılcıhamam’da “Siz Ankara’ya gidiyorsunuz, acaba Ankara sizi kabul edecek mi” diye soran bir yerel tv muhabirine de “Ben Ankara’dan banka kredisi istemiyorum, doksan dokuz yıl süreli devlet arazisini de kiralamak istemiyorum. Yasal olarak kanuni hakkımı istiyorum.” Der.
Geçtiği ve konakladığı yerlerde binlerce inanla konuşur, amacını anlatır. Kimisi ilgilenir kimisi ‘deli’ gözüyle bakar. Ama onu en çok çocuklar ve gençler anlar, destekler…
Bir keresinde de yürüyüş ve dağıttığı ilanlar için izni olup olmadığı sorulur.
Filmlerde rastlamışsınızdır mutlaka… Parkta gecelemek zorunda kalanlar uykularının en güzel yerinde sert bir sesle irkilirler… “Kalk, burası otel mi?” sözüyle de istemeye istemeye kalkıp sessizce, arkalarına bile bakmadan giderler…
Yer bulamadığı için bankta uyurken aynı olayı yaşar Medeniyete Yürüyüş yapan Raşit Kara…
Yürüyüşünün 13. günü ulaşır Ankara’ya. Elinde bir demet çiçekle çıkar Ata’nın huzuruna…
Parlamento binasının girişindeki polis memurunun sorusu üzerine de “Yetkililere ulaşana kadar, yürüyüşüm devam edecek” der.
Meclis başkanı, başbakan, başbakan yardımcıları, bakanlar, parti başkanları, büyükşehir belediye başkanı ve ilçe belediye başkanları ile de görüşemez. Tepkisi “Anlıyordum ki bu kapılar halka kapalıydı.” olur…
Yalnızca Çevre Bakanının danışmanıyla görüşür. Danışman, beş yıldır çalışmalarını izlediklerini ve takdir ettiklerini söyler, Raşit Kara’ya…
Kitabın ikinci bölümde kitabıyla aynı adı taşıyan şiirinin son bölümü ise şöyle:
(…)Ankara’nı yolu çok kirli ve dolaşık
Kara’dan düşen ter, terletiyor karayı
Bir toplum çekmez bu kadar sevdayı, yarayı
Kara güzellikten başka bir köşeye koymadı
Pulu parayı
Çok yere tükürüyor gördü
Ankara’yı.
Raşit Kara yaşadığı her şeye –yürüyüş amacını açıkladığı birisinin yanından daha beş metre bile uzaklaşmadan yere tükürmesine rağmen- ümidini koruyor hâlâ…
İnsanların yere tükürmeyeceği, çevrelerine sahip çıkacakları günleri göreceğine de inanıyor
“Sivas’ın Zara kasabasından gelip, şehrin göbeğinde bize medeniyet öğretiyor” küçümsemelerine rağmen yolundan dönmemiş bir aydın ve şairdir Raşit Kara…
Raşit Kara, Medeniyet Yürüyüş, Kora Yayın Temmuz 2007
Evrensel 2007
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 8/4/2008 - AYDIN DOĞAN İLE HAKKI ÖZKAN ÜZERİNE
AYDIN DOĞAN İLE HAKKI ÖZKAN ÜZERİNE
KADİR İNCESU
“Omuzlarımda kâinatı taşıdım
İçinde hepiniz vardınız
O kadar çok anlattım durdum,
Ne farkında oldunuz, ne anladınız”
demiş ‘Siz’ adlı şiirinde, Hakkı Özkan…
Kaldırın başınızı yerden. Hâlâ yapabileceklerimiz var. En azından bundan sonra… ‘Anlamak’ için ‘anlatmak’ için yine de geç kalmış sayılmayız. Ümitsiz dönemlerinde ‘Şaire’ adlı şiirinde seslenmiş kendisine “(…) Umutsuz olma şair / Umutsuzluk sana göre değil” Yazdıklarından güç almış, sıkı sıkı sarılmış yaşama…
Yapıtlarından güç alma sırası da bizde artık…
Hakkı Özkan 73 yıllık ömrüne onlarca şiir, öykü, roman ve çocuk kitabı sığdırmış, edebiyatımızın göz ardı edilmiş yazın emekçisi…
O da pek çok yazar gibi, yapıtlarını yayımlatamayınca, kendi imkânlarıyla bastırıp, okurlarına ulaştırma yolunu seçmiş. Özellikle son dönemlerinde Ortaköy’de bir masa üzerinde sergilediği kitaplarını okurları için imzalamış…
Adı günümüzde gençler arasında pek bilinmese de -çocuklar zaten tanımıyor- edebiyat dünyasında kendisine, dişiyle, tırnağıyla kazıyarak bir yer edinmiş.
En çok bilinen kitaplarından birisidir Grevden Sonra… 1975 yılında Milliyet Roman Yarışması’nda mansiyon almıştır, bu romanıyla Hakkı Özkan.
Yıllar önce tesadüf eseri bir sahafta bulmuştum ilk baskısını… Şimdilerde ise Grevden Sonra, yeni baskısıyla yeniden kitabevlerinde… Hakkı Özkan’la 1972 yılında Ankara’da tanışan Yaba Yayınları sahibi Aydın Doğan’ın bir armağanı bu kitap, edebiyatseverlere…
Kitabın yeni baskısı da çok ilginç bir döneme denk geldi dersek yalan olmaz…
Grevden Sonra, basın - yayın dünyasında yaşanan bir grevin romanı…
Bugünlerde ise 25.000 işçinin katıldığı 44 gün süren Telekom grevi yaşandı.
Sizce de ilginç değil mi?
İşçi konulu, hele hele işçiler tarafından yazılan şiir, öykü ve romanın mumla arandığı günümüzde, bir basın emekçisinin yaşadıklarını heyecanla okuyacağınıza inanıyorum.
Grevden Sonra’nın yeni baskısı nedeniyle kitabı yayımlayan Yaba Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Aydın Doğan ve Hakkı Özkan’ın “Bu ev seninle yaşar / Bu ev seninle var / Bu ev sensiz sadece dört duvar” diye seslendiği eşi Süheyla Özkan ile görüştük.
• Sayın Doğan, Hakkı Özkan’la dostluğunuz nasıl başladı?
1970’li yıllarda bir Ankara güzünde, İçaydınlık’ta tanışmıştık. Ancak burada biraz ayrıntılara girmem gerekir. Mahallemizin bir ara sokağı olan Çakıltaşı sokağında kitaba boğulan, sahafiye özelliğinde bir kitabevi açıldı. Mahallenin kitap kurtlarından olduğum için kitapçıyla çabucak dost olduk. Böylece Kitapçı Selim Sabit Pülten ağabeyin öncülüğünde benim işleteceğim Pulcu Kitabevi’ni açtık (sonra adı ‘Aydın Kitabevi’ oldu). İçaydınlık’taki o küçücük dükkânımız, mahallenin sanat edebiyat sohbetleri yapılan tek dükkânı konumuna geldi. Bir gün Selim ağabey, yanında ak saçlı biriye dükkâna geldiler ve adamı benimle tanıştırdı. O ak saçlı adam Hakkı Özkan’dı. Anlaşılması için biraz daha gerilere gidelim: Selim ağabey İstanbul’da Set Kitabevi Yayınlarını sürdürürken iflas etmiş, zorunlu olarak mahallemize göçmüş, mahalle kitapçılığına başlamıştı. Fakat, önceliğinde daha çok yayıncılığı vardı. Kısacası Selim Sabit ağabey iyi kitaplar basmış, iyi diziler oluşturmuş bir yayıncı geçmişine sahipti. ‘Yeni Türk Yazarları’ dizisinde Hakkı Özkan’ın Bakışların adlı bir öykü kitabını basmıştı, yanılmıyorsam Özkan’ın ilk yayıncısıydı. Ben o kitapla Hakkı Özkan’ı ve hikâyeciliğini tanıdım. Onu tanımakla bir dost kazandım ve bu dostluk son yıllarına kadar sürdü. Bu ilişkiyi kısaca Grevden Sonra’nın önsözünde anlatıyorum. Güler yüzlü, insan sever bir kişiliğe sahibolan Hakkı Özkan, bildiğimiz halk insanından biriydi. Emekçi insanlara özgü tavrını yitirmemiş, onca kitaba imza atmış, ödüller almış olmasına rağmen böbürlenme nedir bilmzdi. Yazar çoğunluğunda gördüğümüz kaprisi onda göremezdiniz. Yani kahramanları gibi, sıradan insan olma özelliğini yitirmeyen, küçük mutlulukları büyüten bir kişilikti. Bir örnek vereyim; konuğu olduğum bir gün Acıbadem’deki evinden çıkıp, dolmuşla sahile, sahilden vapurla Sirkeci’ye geldik. Yol boyunca çalışmalarından ve yapacaklarından söz etti. Nil Yayınevi’nde kitapları çıkıyordu, o gün bir çocuk kitabı dosyasını da Milliyet Yayınları’na verecekti. Sirkeci’den Babıali’ye doğru yürüyoruz. Yol boyunca hiç selamlaşmadıysa on kişiyle selamlaştı. İnsanın içini ısıtan insandan insana ‘Hakkı abi’li selamlar sürdü. Ayaküstü haberleşir, dünden kalma konular yinelenir gibi, yeni bir günün muştusu gibi. Bu sokak kültürü her insanda yoktur ama Hakkı Özkan o sokakların yerlisiydi. Hayatla kaynaşmıştı.
• Edebiyat dünyası, söylendiği gibi vefasız mı? Hakkı Özkan hak ettiği ilgiyi, sevgiyi görebildi mi?
Ne Hakkı Özkan ne de onun gibileri böylesi bir ‘edebiyat’ pazarında ilgi görmediler görmezler. Çünkü öteden beri edebiyatı ticarileştiren kesimler hep suyun başını tutmuşlardır. Hakkı Özkan gibilerini çok önemsemezler, değer vermezler, üstelik onları hakir görürler. Emekçi yazarların geçim kaygıları olmuştur hep. Yoksulluk içinde hayatını sürdürürken, bir yandan içini ılıtan sanatını sürdürür. Birileri görmese de o sanatın yakasını bırakmaz. Hak ettikleri ilgiyi görmezler, ancak kendi sınıfından insanların ilgisi, sıcaklığı yine de onları mutlu eder. Bir bakıma Hakkı Özkanlar için pek de önemi yoktur ‘popüler’ olmanın, baş köşelere zirvelere çıkmış olmanın. O içinde birikenleri kâğıt üzerine döküyor ya, yüksektekilerin çok satması, reklâm edilmesi çok da umrunda değildir. Zaten isteseler de olamazlar, bu bir yapı sorunudur. Bulunduğu sınıf bile uygun düşmez.
Açıkçası nankör bir alandır edebiyat dünyası. Vefasızdır evet. Örneğin şu günlerde ortalarda çok görülen, sözü edilen Can Öykü Antolojisi var. ‘90 yazar 90 öykü’ diye yayınevinin 25.yılı nedeniyle çıkarmışlar. İyi, güzel ama bu haset nedir! Hakkı Özkan’lar oraya giremiyor. Salt Can Yayınları’nda kitapları çıkan yazarlara yer verilmiş. Bir çalışmaya antoloji deniyorsa grupçuluk yapılmamalı kardeşim. ‘Can Yayınları’nın öykücüleri’ denseydi hiçbir sözümüz olmazdı. Ama şimdi söylenecekler var: Bu yapılan, tekelciliğin daniskasıdır, bencilliktir. Milliyetçilik nedir? Budur işte! Her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da örneğini görmüş olduk. Bir yayın ekibi bunu yapıyor. ‘Ekibin başında bulunan Faruk Duman bunları anlayacak, kavrayacak yaşta olmayabilir’ desek de orada kocaman adamlar var, Celal Üster var; yanlış yaptıklarını düşünmeliydiler. Geniş olanakların kullanılarak yapılan bu tekelci anlayışın Türkiye öykücülüğüne bir şey katmaz, çünkü hiçbir iyi öykücü tekelcilikten, tekelci yayınevlerinden çıkmamıştır. Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Sait Faik ter kokan özgür alanlardan gelmişlerdir. Sadece bizim olsun gibi bildik kalıpların yeniden dökülmesinin bir yararıyoktur. Gündemi oluşturabilirler, çokça sözü edilir, satışı yapılabilir elbet, ne de olsa sermaye zincirinin halkaları birbirine bağlanmıştır.
Bir örnek vereyim: 2002 yılında Hakkı Özkan anısına Yaba Öykü etkinliği düzenlenmişti. Konuyu işleyen öyküler Sokaktaki İnsan Öyküleri adıyla kitaplaştırılıp sunulmuştu, ama ne yazık bu emek ürünü çalışma için iki kelime yazan olmadı. Nankör bir alan diyorsam boşuna demiyorum.
• Siz bugünlerde bir vefa örneği göstererek Hakkı Özkan’ın Grevden Sonra adlı romanının 2. baskısını yaptınız…
• Evet, bir vefa borcundan öte önemli değer taşıyan bir roman olduğu için. Özellikle o kitabı çıkarmak boynumuzun borcuydu. Değerler silinip gitmesin. Şimdi de yazarın Kiracımız adını taşıyan öykü kitabını basıma hazırlıyoruz. Daha önce de Kanatlı Çocuk romanını basmıştık.
• Hakkı Özkan’ın diğer kitaplarını da yayımlamayı düşüyor musunuz?
Gücümüz yeterse birkaç tane daha çıkarabiliriz. Çocuklar için önem taşıyan çalışmaları var; çocuk oyunları, romanları, masalları, hikâyeleri var.
• Hakkı Özkan ölene kadar çalışmış, mücadele etmiş, sürekli üretmiş. Onun için neler söylenebilir?
Arı gibi çalışan adam… Roman, hikâye, oyun, masal, fıkra, şiir, makale, hatta takvim ve ansiklopedi maddesi bile yazmıştır. Kalemi elinden düşmeyenlerden… Emekli olduktan sonra yazmak işinde daha da yoğunlaştı.
• Kaç kitabı var biliyor musunuz?
Net bilgim yok, ama bir döküman yapılırsa kitap sayısı elliyi aşar. Yirmi kadar çocuk kitabı olsa gerek. Renk Yayınevi için dünya çocuk klasiklerinden ‘Macera Çocukları’ dizisine yaptığı adapte kitapları sayarsak bu sayı çoğalır, ama onları kendi eseri saymıyordu. Romanları, hikâye kitapları da yine yirmi civarındadır. Son yıllarda şiire yönelmişti. Yanılmıyorsam salt şiir kitaplarının sayısının 19 olduğunu kendisi söylemişti. Ortaköy’de bir köşeye kurduğu masada en çok şiir kitaplarını satardı. Hikâyeyi geri planda bırakıp şiire yönelmesini yadırgamış, nedenini sormuştum. Ne yapayım, şiir daha çok ilgi görüyor, daha çok satılıyor demişti.
• Grevden Sonra 1962’de başka bir adla tefrika edildi demiştiniz?
Evet, Yokuştakiler adıyla Son Saat gazetesinde uzun süren bir tefrikası var o romanın. Yıllar sonra konuyu geliştirerek, yeniden adını; Grevden Sonra koymuş ve Milliyet’in roman yarışmasına katılmış. Roman ilk on arasında ödüllendirilmiş. Her yazarın bir baş eseri vardır; bana göre Hakkı Özkan’ın baş eseri Grevden Sonra’dır...
• Grevden Sonra’nın konusuna değinelim biraz da…
Basım emekçileri. Yani matbuat alanında çalışanların dünyası. Ben romanı Balzac’ın Sönmüş Hayaller nehir romanında anlattığı Paris’in yayın basım dünyasıyla eşledim biraz. Burada ise elbette İstanbul ve yayın - basım merkezi Cağaloğlu var. Anlatıcı olarak Hakkı Özkan’ın iliklerimize işleyen bir yerlilik havası taşıdığını görmeliyiz. Birçok yönden Orhan Kemal’in çırağı görürüm Hakkı Özkan’ı. Bu romanı yaşamayan hiç kimse onun havasında yazamaz. Abartmıyorum, gerçekçiliğin parlak örneğidir...
HAKKI ÖZKAN kimdir?
HAKKI ÖZKAN
(d. 1926 Bursa, ö. 5 şubat 1999 İstanbul)
Kendi kaleminden
YAŞAMÖYKÜSÜ
1926 yılında, Bursa’da dünyaya geldim.
Balkanlardan göç eden bir ailenin ilk çocuğuyum.
İlkokulu İstanbul’da bitirdim. Ailemin dağılması yüzünden öğrenimimi yarıda kesmek zorunda kaldım. Bir yığın işe girip çıktıktan sonra basımevlerinde uzun yıllar çalıştım. Bu arada bol bol okuma yazma fırsatı buldum. Ailemde okuma yazmayla ilgili kimse olmamasına rağmen delice bir tutkuydu benim için okumak yazmak. Bunda, çocukluğumda ailemin anlattığı biribirinden güzel masalların, çevremde bulunan aydın insanların etkisi büyük oldu elbette.
1950’de, bugün bir yayınevi sahibi olan bir arkadaşımla birlikte başladığımız haftalık dergi işi üç sayı sonra fiyasko ile sonuçlandı. Bu işte tutturamayınca yine eski mesleğime, basın işçiliğine döndüm ve 1980 yılına kadar bu işte çalıştım. İstanbul Belediyesi Basın Yayın Müdürlüğünde raportörlük yaptım, bu işte çalışırken emekli oldum.
Bu arada, 1950 yılından beri yazmayı, kitaplarımı yayınlamayı sürdürdüm. Bugüne kadar çeşitli yayınevlerince yayınlanan, hikâye, masal, piyes, roman, şiir kitaplarımın sayısı 40’ı aştı. Bir o kadar kitabım da yayınlanma sırasını bekliyor. Bu arada bazı hikâyelerim, masallarım yabancı dillere çevrildi, yabancı ülkelerde yayınlandı.
1975 yılında, Hürriyet Gazetesi’nin açmış olduğu fıkra yarışmasına kardeşimin adıyla katıldım ve üçüncülük ödülünü aldım. 1984-85 yılı, Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Yarışmasında “Her Çocuğun Kanadı Vardır” romanımla birincilik ödülünü aldım. 1986-1987 yılı, Milliyet Gazetesi-Abdi İpekçi-Dostluk ve Barış Ödülü-Şiir Yarışması üçüncülük ödülünü bir arkadaşımla paylaştım. Milliyet Gazetesi, Roman Yarışması, “GREVDEN SONRA” romanımlla mansiyon aldım. 1986 yılı, Yenice Gazetes-Sabri Akay Şiir Ödülü’nü kazandım. “Bir Çiçek Bin Çiçek” adlı piyesimle Sıtkı Dost birincilik ödülünü aldım. Piyeslerimden bazıları özel tiyatrolarda oynandı.
Evrensel Kitap 2007
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 7/10/2007 - “Kadıköy Nefes Aldığım Yer / KADİR İNCESU
“Kadıköy nefes aldığım yer”
KADİR İNCESU
Tanju Akerman yıllardır edebiyat dünyasının içersinde. Uzun süre Haberde Ekspres gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapan Akerman bu güne kadar 40 yapıta imza attı. Bunların üçü İstanbul ile ilgili... Son kitabı “İstanbul ve Değişim”i konuştuk Tanju Akerman ile...
“İstanbul ve Değişim” adlı son kitabınızdaki yazıların yazılış nedeni nedir?
İstanbul kuruluşundan bu yana göç almıştır. Buna bir diyeceğim yok. Taşra kentlerinden İstanbul’a gelenler büyük kent kültürüne kendini uydururlardı. Yani göç İstanbul’un yaşam kalitesini bozmadığı gibi katkıda da bulunurdu. Sonra da kasabalar, köyler, mezralar toplu göç etmeye başladı. Gelenler bırakın büyük kent kültürüne ayak uydurmayı, kendi kültürlerin, -köylülüğü- bile yozlaştırdılar. Kentte zamansız bir yağma başladı. Ayrıntılar kitapta...
İstanbul sizin için ne ifade ediyor?
İstanbul hâlâ bozamadığımız dünyanın en güzel kenti benim için...
İstanbul’daki gerek mimari, gerekse sosyal ve ekonomik durumundaki hızlı değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mimari açıdan tam bir felaket... Sosyal açıdan iyi şeyler söyleyemiyorum ama ekonomik açıdan ülkenin kalbi. Tam bir finanskent olma yolunda...
Değişim getirdiğinden çok götürüyor gibi...
Götürdü. İçinizde sizin görmediğiniz, bilmediğiniz bir başka İstanbul yaşıyor. Onlar da sizi görmüyor, bilmiyor. Bir başka kesim var ki, onlar vitrine çıkmanın çabalarında, bunu görüyorsunuz. Ayrı kültürler kaynaşmadan yaşamaya çalışıyor.
İstanbul 2 farklı dünya gibi... Lüks semtlerde yaşayan zengin azınlık ve diğerleri...
Söylediğiniz Etiler, Tarabya, Sarıyer’in sırtları gibi lüks semtler. Eski elit semtler Kadıköy, Moda, Beyoğlu yerle bir oldu... O yeni semtlerde yaşayanların çoğu da sonradan zengin olmuş ailelerden oluşuyor diyelim. Yani eski İstanbul kültürünü temsil etmiyorlar... Eskisini de...
Çocukluğunuzun geçtiği yerleri –50 yıl öncesi- şimdi gördüğünüzde neler hissediyorsunuz?
Acı...
Önce gecekondular, sonra siteler, iş merkezleri, şimdi de gökdelenler..
Hangi Avrupa ülkesinde gökdelen var. Şimdi bir de recidence kültürü çıkardılar başımıza, parası olan oraya koşuyor. Gecekondular tam bir yağma olayı. Herkes ucundan bir rant elde etti. Yani eski İstanbulluların dışında alan-satan memnun görünüyor. Koca bir köy oluşturduk işte...
Son zamanlarda çocuklar ve gençler arasında ‘şiddet’ çoğaldı; kavgalar, bıçaklamalar... Çocukluğunuzla karşılaştırdığınızda bu durumu neye bağlıyorsunuz?
İstanbul, kan davasını göçlerle tanıdı. Gençlerin enerjisini müspet yönden boşaltacağı alanlar yaratamazsak; spor, sanat gibi... İnsanları kolay yönden köşeyi dönmeci yapma hayalleri içine sokarsak, kanunları uygulamazsak ve okulları tam gün yapmazsak, üstüne insan sevgisi, Tanrı korkusu da koymazsak olacağı bu!
Nasıl İstanbullu olunur?
Kent kültürünü özümseyerek...
İstanbul’un bozulma tarihi olarak neden 6–7 Eylül 1955 yılını gösteriyorsunuz?
İstanbul’da azınlıklara karşı o akşam büyük bir yanlışlık yapıldı. Onu yapanlar İstanbullu değildi. Ben yedinci sınıftan sekizinci sınıfa geçmiştim. Olaylar gözümün önünde. O insanlar çok korktular. Ondan sonra İstanbul’u boşalttılar. Yerlerine doğu ve güney doğu Anadolu’dan insanlar geldi. Gidenler kent kültürünü özümsemiş azınlıklardı. Gidenlerin büyük kısmı bu kültürden habersizdi. Toplu geldikleri için dayanışma yapıyor ve kendi kültürünün dışına çıkmıyor. O kısmını zaten görüyorsunuz. Ben bozulmanın miladı olarak görüyorum.
Kadıköy sizin için ne ifade ediyor?
Kadıköy benim nefes aldığım yer. Bu soruya cevap olarak ‘yaşam’ diyebiliriz.
İstanbul’u kurtarmak mümkün mü?
İstanbul’u yok etmeye kimsenin gücü yetmez. Ucundan kenarından bozuyoruz ama İstanbul yine İstanbul. Tarihi yarımada, Boğaz, Haliç, Marmara’dan deniz yoluyla İstanbul’a giriş. Bunlar bozamadığımız güzellikler. Beyoğlu, Cihangir, Galata buralar ne kadar bozulsa da, tarihi bir koku var üstünde... Ama dağını taşını yağmaladık. Üç sıra sur çevirdik gecekondulardan, sonra oralardan rant elde ettik, kent içinde kaldı oralar. Tabii onları düzeltmek mümkün değil. Zaman içinde başka şekillerde olacaktır ama İstanbul’un kırları, dereleri, çayırları gitti gider. Gölleri kurtarabilsek bari...
Tanju Akerman, “İstanbul ve Değişim” Elçi Yayınları Ocak 2006
Gazete Kadıköy 2007 |
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 28/6/2007 - ARŞİVDEN VİTRİNE 2
Alşah Blog'larında Ara...
• 17/6/2007 - Rıfat ILGAZ/ Şiirler (D- H)
|
Geç Azizim Geç
|
Biz de yaşarız azizim, Yaşamaya gelince, biz de yaşarız ama, Olmuyor cebimizden kattığımızla eğlenmek, Gönlümüzden katalım, Varlıklı kişileriz neşeden yana. Pazarımız hoş mu geçecek, Şart değil Büyükada, Heybeli; Çok bile gelir kayığı Hristo'nun: Sekiz arşın iki karış, Kız gibi Cibali yapısı. Bir işaretimize bakar Çıkmazsa balığı alesta, Aylardan temmuz, günlerden pazar; Yenikapı açıklarındayız... Bırakın Hasan geçsin küreğe, Utandırmaz bu kollar sahibini. Kabarmaz bu avuçlar On ikisinden beri nasırlıdır. Fazla külfet istemez, Bol sigaramız olsun, Köfte, ekmek, domates yeter. Karımız, sevgilimiz yanımızda Başaltında şarap testisi... Dedik ya bugün pazar Belki genç arkadaşı "İlk defa güneşe çıkardılar", İsteriz bütün dostlar aramızda olsun; Kiminin Hanya'dan gelir selamı, Kiminin Konya'dan Sandalımız geniş değil, ne çare, Gönlümüz kadar. Ne yapalım bol şarabımız var ya, Onların sağlığına içecek; Gün ola harman ola!.. Anlarız biz de bu işlerden, Elimiz değdi de okşamadık mı, Şu "pür hayal" saçları ? Kim istemez "yâr"ı uyutmasını "sine" de Batan güne karşı, "Bâde" içmesini "Yâr eli"nden? Gözü kör olsun feleğin, Gelecekten umudumuzu kesmedik, İçimiz öylesine ferah... Son kadehlere doğru sorsun, Sesi en güzelimiz bizden: "Gam, keder ne imiş?" Yontulmamış sesimizle cevabı hazır: "Geç azizim, geç!" |
|
Şair : Rıfat Ilgaz |
GENÇLİK PARKI
Bütün sokakları bu kentin Gençlik Parkı'na açılır Bir sevgi ilk yaz sıcaklığında Bir türkü yükselir uygarlıktan yana Halktan yana emekten yana bilimden yana Alır karamsarlığımızı götürür Mavilikte açılır tomurcuk Bir halı dokunur yurt güzelliğinide Geleceğin yollarına serilir
Genç dediğin boy atmalı özgürlüğe doğru Büyümeli yılların kısırlığında böyle dik Gün ışırken yerini almalı en önde Gençlik Parkı'nda coşkudan bayrak çekilmeli
Nerdesiniz yitik umutlarım hangi çıkmazda Katılın bu aydınca şenliğe korkusuz Tükenmiş yalanı tutsak bilimin Susmuş aylakların sünepe ezgileri Bütün atılımlar gerçekten yana uyumlu Gökyüzü kızarmış gençlik ateşinden Evrene kardeşlik getirmeli bilim dediğin Yücelik getirmeli halkımıza mutluluk getirmeli Çözmeli kişiyi paslı zincirinden
İşte beklediğin düş gözlerinin önünde Uysun adımların çağının gidişine Uysun adımların çağrısına gerçeklerin Başının içinde ilk yaz bulutu Altın toprak üstün yaprak Gençlik Parkı'ndasın
Gidişini Anlatıyorum
|
Sen gidiyorsun ya işine yetişmek için Saçlarını, gözlerini, ellerini Neyin varsa toplayıp gidiyorsun ya Her seferinde bir şey unutuyorsun sıcak Termometrede yükselen çizgi çizgi Kim bilir nerelerde soğuyorsun
Senin gözbebeklerin var ya kadın kadın gülen İnsan insan bakan gözbebeklerin Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder
Ne gelirse onlardan gelir bana Çalışma gücü yaşama direnci Mutluluk gibi kazanılması zor Mutluluk gibi yitirilmesi kolay
Bir açarsın ki mutluyum Bir kaparsın her şey elimden gitmiş. |
|
Şair : Rıfat Ilgaz |
Güvercinim Uyuyor mu?
"Güvercinim Uyur mu, Çağırsam Uyanır mı?"
Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun O doyumsuz lapacı güvercinler Kurşun buğusu güvercinleri severim ben Kanat uçları çelik yeşili
Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı Adaksız avlusuz şadırvansız Buluttan süzmeli suyunu Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli
Benim güvercinim tunç gagalı Kimlerin bakışı kardeşçedir Kimlerin bakışı düşmanca Kendisi hangi kavganın güvercinidir bilir
Tüneyip acımanın saçaklarına Miskin sevilerle bitlenmez Kanadından çok pençesine güvenir
Barış taklaları süzülmeler Gagalarda zeytin dalı Perendeler maviliklerde Tüm gösteriler resimlerde kalmalı
Güvercin dediğin uyanık olmalı Tüyler duman duman öfkeden Yanıp tutuşmalı gözbebekleri Sevgiden tıpır tıpır bir yürek Özgürlüğünce dövüşken
Rıfat Ilgaz
10:34 - 12/1/2006 |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 29/3/2007 - Ilgaz'ın yazarlığının kaynağı
Ilgaz'ın yazarlığının kaynağı Rıfat Ilgaz "gerçekçi" bir edebiyatçıdır ilkin. Onun gerçekliği, yaşamı sanatlaştırmada seçtiği yöntemdir. İnsan gerçekçilikten sosyalist gerçekçiliğe uzanır.
Ilgaz'ın yazarlığının kaynağı
Öner Yağcı
Rıfat Ilgaz, kaynağı insan, kaynağı halk, kaynağı Anadolu olan bir edebiyatçımızdır.
O, kaynaklarına ihanet etmeyen, kaynaklarından aldığı esinle yaşamın aydınlatılması, güzelleştirilmesi ve geleceğe aktarılması kavgasının ölümsüz yazarlarından biridir. O, halk ve insan kaynağına sosyalist, yurtsever, halkçı, cumhuriyetçi, özgürlükçü, demokrat, laik, devrimci, aydınlanmacı bir aydın olarak eğilmiş, eğitimciliği ve insan sevgisiyle de, Can Yücel'in dediği gibi, "Anadolu'nun yüce bir dağı"dır, "eteklerinde kitaplar."
Onun yazdıklarından buram buram tüten, Anadolu'da yüzyıllardır süren aydınlanma kavgasına bağışlanan güzelliklerdir. "Dünü bugüne, bugünü yarına bağlama"nın ustalarından biri olarak aydınlanma savaşımımızın bayrağını yarınlara aktarmayı başaran yazarlarımızdan biri olan Rıfat Ilgaz'ın yaşamının aynası kitapları, kitaplarının aynası ise yaşamıdır. O, "Yaşamak bir yürek işçiliği" düşüncesiyle yaşamı sanatlaştırarak aynaya yansıtan bir edebiyatçıdır. Peki, Rıfat Ilgaz nasıl böyle bir edebiyatçı olmuştur, onu Rıfat Ilgaz yapan etkenler nelerdir?
Rıfat Ilgaz "gerçekçi" bir edebiyatçıdır ilkin. Onun gerçekliği, yaşamı sanatlaştırmada seçtiği yöntemdir. İnsan gerçekçilikten sosyalist gerçekçiliğe uzanır. İnsanın, "insan emeğinin en yüce değer" olduğu; insanın doğaya egemen olarak yaşamı değiştiren bir varlık olduğu; yaşamı değiştirirken kendisinin de değiştiği; tek birey olarak değil de toplumsal ilişkiler içinde yaşayan bir varlık olduğu; doğayla ve başka insanlarla ilişkilerindeki duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının çelişkilerle dolu olduğu; bu çelişkilerin ortadan kaldırılması için de insanın uğraş vermesi gerektiği; doğasında özgürlük ve ölümsüzlük arayışı olan insanın bu arayıştaki savaşımının onu asıl kimliğine ulaştırdığı... düşünceleri Rıfat Ilgaz'ın yaşamına da, sanatına da yön veren ilkelerdir.
Rıfat Ilgaz, bu düşüncelerle doğmamıştır elbette; bu düşünceler ona içinde bulunduğu yaşamın kattığı düşüncelerdir. Rıfat Ilgaz'ın ömür aynasında Anadolu'ya emeklerini ve güzelliklerini katanların geleneğini görürüz ilkin. Bu geleneğin Rıfat Ilgaz'ın yaşamına kattıklarına baktığımızda gördüklerimizi ise bölüm bölüm incelediğimizde karşımıza çıkanları şöyle özetleyebiliriz:
Cumhuriyet çocuğu Rıfat Ilgaz
Rıfat Ilgaz bir Cumhuriyet çocuğudur. 7 Mayıs 1911'de Anadolu'nun Cide adlı kasabasında Düyunu Umumiye Memuru Hüseyin Vehbi Bey ile Fatma Hanım yedinci çocuklarına Mehmet Rıfat adını verirler. Annesinin sütü yetmediği için keçi sütüyle büyütülmeye başlanan Mehmet Rıfat, kendisinin söylediğine göre direngenliğini bu keçi sütünden almıştır.
Çocukluk yılları Cide kıyılarında midye ve çakıltaşlarıyla oynayarak geçen Mehmet Rıfat'ın kitaplarla ilk ilgisi evlerinde babası ile ağabeyi Faruk'un yüksek sesle okuduğu Sherlock Holmes'un detektiflik serüvenleri, Kerem ile Aslı, Zeycan ile Asuman gibi halk öyküleri ile başlamıştır. Çocukluğunun anıları arasında Vahdettin'in tahta çıktığı gün Cide'de "Padişahım çok yaşa!" diye bağırıldığını duyması da vardır. Bundan sonra da Mehmet Rıfat, Harbiye'nin kapatılmasıyla başöğretmen olarak okullarına gelen genç bir Harbiyeli'nin isteğine uyarak başındaki kırmızı fesi yere çalıp kalpak giyer ve kendi deyişiyle olur bir Kuvayi Milliyeci; "Bilmeden Osmanlı oluşum bitti, oldukça bilinçli bir Mustafa Kemalci oldum" der.
Mehmet Saydur'un "Biz de Yaşadık" adıyla belgeselleştirerek sunduğu yapıtta da görüleceği gibi ilkokul öğrencisi Mehmet Rıfat'ın Kurtuluş Savaşı sırasında, 9 Eylül günü İzmir'in kurtuluşu onuruna yapılan törende Tevfik Fikret'in "Ey halk yaşa, ey sevgili millet, yaşa varol!" şiirini okuduğunu anımsaması belki de özgürlükçü düşünceye doğru ilk adımlarını atmaya başladığı yıllardaki halkadır. Bu halka her geçen gün genişleyecek, örneğin Kuvayi Milliyecilere takasıyla silah taşıyan Cideli Rahime Kaptan'ı kucağında mavzerle görmesi Mehmet Rıfat'ın çocuk ruhunda derin izler bırakacaktır. Bu iz, Cumhuriyet'in muştusunu veren top seslerini sıtma hastalığı nedeniyle yatağında dinlemesine uzanacak ve gülmece yazarlığının bilgeliğiyle o, "Cumhuriyetçiliğim de kuvayi milliyeciliğim gibi ateşliydi ama bu ateş daha çok sıtmadan geliyordu" diyecektir.
İlkokulun altıncı sınıfını Terme'de bitirdikten sonra ortaokulu okumak için Kastamonu'ya ablasının yanına giden Mehmet Rıfat bir yandan ileriki yıllarda en ünlü romanı olacak olan Hababam Sınıfı'nın olaylarını yaşarken bir yandan da kitaplar okumaktadır. Çok okuduğu için "Romancı" derler ve bu ad halk arasında "Ormancı"ya dönüşür. Okuduğu Kastamonu Lisesi'nde şapka devriminin gereğini yerine getirerek şapka giyer. Türkçe öğretmeninin Zeki Ömer Defne olması bir şanstır onun için. TBMM'nin açtığı İstiklal Marşı yarışmasına bir şiirle katılır. İlk şiiri "Sevgilimin Mezarında" ise 27 temmuz 1927'de "Nazikter" gazetesinde yayımlanır.
Kastamonu'da çıkan "Açıksöz", "Nazikter", "Güzel İnebolu", "Güzel Tosya" gazetelerinde şiirleri ve ilk gülmece öyküleri Çalçene'de yayımlanır. Açıksöz'de çıkan "Sazını Çalana" adlı şiirini Faruk Nafiz Çamlıbel çok beğenir. Mehmet Rıfat'ın şiir defterini inceler ve sonuna şunları yazar: "Kastamonu'dan geçerken tanıdığım genç ve kıymetli şair Mehmet Rıfat'a sevgilerimle ve takdirlerimle."
1928'de parasız yatılı olarak Muallim Mektebi'ne girer. Nâzım Hikmet'in "835 Satır" adlı şiir kitabını okur; yazdığı şiirleri beğenmemeye ve şiirinde toplumcu bir çizgi aramaya başlar.
Öğretmen Rıfat Ilgaz
Kastamonu Muallim Mektebi'ni bitirir. Gerede Misakı Milli İlkokulu'na öğretmen olarak atanır, okuldaki öğretmenlerden Nuriye Hanım'la evlenir (1931), Gönül adını verdiği bir kızları olur. Akçakoca'ya atanır, Adapazarı'nda çavuş olarak askerliğe başlar; yedeksubay okulunda genç şair Kemal Tahir'le de tanışır, askerliğini bitirip aynı yerde göreve başlar. Cumhuriyet'in 10. Yılı'dır ve genç şairler "Geçit" dergisinde bir araya gelmektedirler; ertesi yıl eşinden ayrılır, Ilgaz soyadını alır:
"Öğretmenliğimi, sanatımı, edebiyatımı Kastamonu'da kazandım; orada seçtim... Öyleyse Kastamonu'yu simgeleyen bir soyadı bulmak zorundaydım. Böyle olunca da Ilgaz'ı seçecektim."
1935'te Gümüşova bucağına başöğretmen olur, ertesi yıl Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'ne girer; öğretmenlerinden biri Ahmet Kutsi Tecer'dir; sınıf arkadaşları arasında Rüştü Şardağ, Baha Dürder, Haydar Ediskun da vardır; şiirleri Varlık ve Çığır'da yayımlanır. İki yıl sonra, peşini yıllarca bırakmayacak olan tüberküloza yakalanır ve okulunu bitirip Adapazarı Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak atanır, hastalığı ilerleyince İstanbul-Yakacık Sanatoryumu'na yatar. Ölümcül hastaların kaldığı "beş numara"dan sağ çıkar. Ertesi yıl Rikkat Hanım'la evlenir, ciğerlerine on günde bir hava verilmesi gerektiği için İstanbul'a atanmasını ister; Yakacık Sanatoryumu'nda bir gün Nâzım Hikmet'le karşılaşır. Karagümrük Ortaokulu Türkçe öğretmenliğine atanır, eşi Eskişehir'e atanmıştır; Gedikpaşa'da bir pansiyona yerleşir. 1940'ta oğlu Aydın Ilgaz dünyaya gelir, aynı yıl, yaşamını didik didik inceleyen Mehmet Saydur'un gerçekçi yorumuyla, "Ilgaz'ın toplumcu-gerçekçi çizgiye gelmesinde bir aşama olan şiirleri", dönemin Serveti Fünun-Uyanış, Çığır, Oluş, Ulus Sanat Eki, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle, Yeni İnsanlık dergilerinde yayımlanmaya ve Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okumaya başlar...
Mehmet Saydur'un, "Rıfat Ilgaz'lı Yıllar" (Çınar Yayınları, 1994), ustanın 80'li yıllarına tanıklık eden anılarını, "Dünden Bugüne Rıfat Ilgaz" altbaşlığıyla sunduğu "Biz de Yaşadık" adlı çalışması ise zamandizinsel olarak Rıfat Ilgaz'ın yaşamını aktaran kitaplardır.
"Bu Bir Rıfat Ilgaz Kitabıdır" (Sone Yayınları, 1995), Hasan Hüseyin Yalvaç'ın Ilgaz'la ilgili yazı ve şiirlerinden oluşur.
"Cide Kıyılarında Rıfat Ilgaz" (Çınar Yayınları, 1995) Cide ve Rıfat Ilgaz'la ilgili fotoğraflardan oluşan bir albüm.
Rıfat Ilgaz'ın ölümünden sonra Kırk Kuşağı'yla ilgili anılarını Öner Yağcı "Fedailer Mangası" (Çınar Yayınları, 1993); dergilerde kalmış ya da yayınlanmamış çocuk şiirlerini de "Çocuk Bahçesi" (Çınar Yayınları, 1995) adıyla kitaplaştırdı.
"Yüzyılımı dörde böldüm... / Her bölümü bir mevsim, / Biri kaldı, üçü gitti... / Yaz'ı gitti, Güz'ü gitti, / Karlı, tipili Kış'ı gitti, / Yemyeşil bir bahar kaldı!" diyen Rıfat Ilgaz'ı saygıyla selamlıyoruz.
http://www.evrensel.net/01/05/21/kultur.html
Evrensel; 21.05.2001 |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 27/10/2006 - 11 yıl önce bugün yitirdiğimiz şair, yazar Rıfat Ilgaz halkını a
11 yıl önce bugün yitirdiğimiz şair, yazar Rıfat Ilgaz halkını aydınlatan bir fenerdi
Işığını yaşamdan aldı
GÜNGÖR GENÇAY
_______________________________________________
Onun tüm eserleri, ağırlıklı olarak mizah öğeleriyle bezeli olup toplumsal yapı içinde kendi yaşamının da yer bulduğu bir yansımadır. Kaldı ki kendisi de ''edebiyatın insan yaşamının bir yansısı, yaşamın içtenlikle dile getirilmesi olduğunu'' çeşitli yazı ve söyleşilerinde belirtmiştir. Bu saptamayı en güzel örnekleyen yapıtlarından biri ise Hababam Sınıfı'dır. Roman, Türkiye'nin eğitim-öğretim fotoğrafını önümüze koymaktadır. *** Bütün yapıları ayakta tutan, temel taşlar ya da değişik maddelerden yapılan direkler vardır. Bunlardan birini dahi yerinden oynatmak ya da kaldırmak istediğiniz zaman yapı göçer.
Edebiyatımızın 'olmazsa olmaz' ı Rıfat Ilgaz da bu temel taşlardan biridir.
Şair-yazar sözlüklerinde bulunan yaşam öyküleri, sanatçıyı bütünlüklü olarak tanımak için yeterli değildir. Rıfat Ilgaz gibi, ışığını sürekli hayattan alan, Türk edebiyatına toplam 48 eseriyle katkı sunmanın ötesinde, yaşamı boyunca aydınlatma mücadelesinin ön saflarında yer alan bir sanatçı için hiç yeterli değildir.
Rıfat Ilgaz'ı anlamak ve anlatmak, yaratılarının satır aralarını okumak ve çözümlemekle olasıdır. Bu da, onun kimlik ve kişiliğini tanımak, belli bir perspektiften bakarak değerlendirmekten geçer.
Ailenin 7. çocuğu olarak 1911'de Cide'de doğması, keçi sütü ile beslenmesi, 15-16 yaşlarında şiire başlayıp 17 yaşında babasının ölmesi, arkadaşları-öğretmenleri, öğrencilikleri-öğretmenlikleri, yazınsal çalışmaları, sürgün ve mapuslukları çok önemlidir.
Çünkü onun tüm eserleri, ağırlıklı olarak mizah öğeleriyle bezeli olup toplumsal yapı içinde kendi yaşamının da yer bulduğu bir yansımadır. Kaldı ki kendisi de ''edebiyatın insan yaşamının bir yansısı, yaşamın içtenlikle dile getirilmesi olduğunu'' çeşitli yazı ve söyleşilerinde belirtmiştir. Bu saptamayı en güzel örnekleyen romanlarından biri ise Hababam Sınıfı 'dır.
Emekçi sınıfın şairi
Hababam Sınıfı , Rıfat Ilgaz'ın gerçek kişi ve olaylardan yeni bileşimlere vararak oluşturduğu romandır. Eserdeki kişilerin hemen hemen tümü öğretmen okulundaki arkadaş ve öğretmenleridir. Eser, Türkiye'nin eğitim-öğretim fotoğrafını önümüze koymaktadır.
2. Dünya Savaşı'nın patlamasıyla birlikte, faşizm soluğunu daha yakından duyururken tek parti yönetimi de şiddet kıskacını daralttı. Rıfat Ilgaz'ın Karartma Geceleri adıyla romanlaştıracağı bu dönemde, açlık, hastalık ve işsizlik İstanbul'u ağının içine alırken yönetim de muhalif yazar ve aydın avına başladı.
Sanatındaki niteliksel değişimin bu yıllarda gerçekleştiğini söyleyen Rıfat Ilgaz, ''Korkusuz gezebilsem sokaklarını / Bu mahalle hoşuma gitmeyecek değil...'' dizeleriyle özgürlük kısıtlamalarını dile getirse de geniş bir edebiyat ortamının ''Toplumcu-Gerçekçi '40 Kuşağı'' içinde yerini alarak duruşunu belirler.
1944 yılında yayımlanan Sınıf adlı kitapta yer alan şiirlerle de emekçi ve ezilen insanların safında yer alışını pekiştirir. Bu kitaplarla başlayan sınıfsal özellik, tüm eserlerinin eksenini oluşturarak yaşamı boyunca sürer.
Dönemin yaşamında ve sanatında yaptığı dönüşümden ötürü, Rıfat Ilgaz'ı, ''Karartma gecelerinden doğan aydınlık'' olarak tanımlamak, sanırım yanlış olmaz.
Rıfat Ilgaz'ın şiirinin hacmi
''Önce şiirde sevdim kavgayı / Özgürlüğü kelime kelime şiirde'' dizeleriyle konumunu yine kendisinin belirlediği Rıfat Ilgaz şiirinin hacmi, aynı zamanda hayatının izdüşümüdür.
Okyanuslarla buluşan büyük bir içdenizi vardır Rıfat Ilgaz'ın. Şiir burada ete-kemiğe bürünür ve çoğula doğru akar. Önce halka, sonra insanlığa. ''Ağlamak her dilde tek anlamda / Çince, İngilizce, Türkçe'' diyerek insanlığın ortak ve birleştirici hallerinden birine vurgu yaparken asıl amacı, insan mutluluğunun da tek anlamda buluşabileceğinin iletisini vermektir.
Defneler Ölmez şiirinde ''basit!'' bir yapraktan yola çıkarak insanlığı kucaklayan iletiler sunan Ilgaz'ın şiirinin kaynağı, gündelik yaşamda çokça rastladığımız kişiler, olaylar, ilişkiler ve doğa parçacıklarıdır. O nedenle, şiirinin toplardamarını, kanıksadığımız için dikkate almadığımız şeyler besler. Şairin bunları dile getiriş, sorgulayış biçimi ise mizahtan halk söylemine uzanan bir çeşitlilik gösterir.
Rıfat Ilgaz, sürgünü göze alarak öğrencisinin haklarını savunan bir öğretmen, ödün vermeyen bir şair-yazardır. Tüm yazınsal ve kişisel eylemlerinde Rıfat Ilgaz kişiliğinin belirleyici olduğunu söylememe, bilmem gerek var mı?
Fitilin ucundaki ateş
1940'lı yılların özellikle Markopaşa gazetesinin adı anılınca akla ilk gelenler Sabahattin Ali , Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin 'dir. Markopaşa'nın 25 Kasım 1946'dan başlayıp Medet'i de içine alan ve 23 Nisan 1950 tarihine dek uzanan bir tarihi vardır. Bu süreç için düşünce belirtenler arasında farklılıklar olsa da gazetenin kuruluş aşaması ibret vericidir. Şöyle anlatıyor Rıfat Ilgaz: ''14 Mayıs 1946'da Türkiye Sosyalist Partisi açılmış. Aziz Nesin'le yayan olarak gidip geliyoruz. İkimizde de metelik yok o günlerde. Parti üyesi işçiler uyanık, bizim yazar olduğumuzu biliyorlar. Bir gün dediler ki 'Markopaşa adlı bir mizah dergisi çıkaralım!' Bize bunu öneren, ilk önce işçiler. Markopaşa adını bulanlar da onlar.''
Süreç, geniş ve ayrıntılı olarak Markopaşa Gerçeği adlı kitapta Mehmet Saydur tarafından incelenmiştir. Bu dönemle, dönem içinde yer alan Markopaşa ve yazarları önemlidir. Çünkü onlar kendisini yakarak ateşini ucunda taşıyan fitil gibi hayatları pahasına aydınlanma mücadelesini omuzlamışlardır.
Bu aydınlanmacılardan biri olan Rıfat Ilgaz'ı 11. ölüm yıldönümünde anıyoruz. O, halkı aydınlatan bir fenerdir. Deniz fenerleri yıkılınca, işlevleri de, ışıkları da unutulur. Ama, halk, ışığını kendilerine ulaştıran Rıfat Ilgaz'ı 111. yılında da unutmayacak ve saygıyla anacaktır. |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 27/10/2006 - Rıfat Ilgaz ve Hababam Sınıfı
Rıfat Ilgaz ve Hababam Sınıfı İ. GÜRŞEN KAFKAS _______________________________________________
İkinci Dünya Savaşı'nın savaş dışı kalmış Türkiyesi'nde sanat ve kültür çalışmaları İstanbul'da düğümlenmişti. Yoğun politik akımlar kültürümüzü ve basını etkilemekteydi. Şairler ve yazarlar politik açılımların çıkmazında eziliyor, düşüncelerine uyan yelpazede yer alıyorlardı. Bu yazarlardan biri de Rıfat Ilgaz 'dı. Ilgaz, 1928'de ilkokul öğretmeni, 1938'de Gazi Eğitim'i bitirerek Türkçe öğretmeni oldu. Yazıları ve şiirlerindeki çıkışlarıyla hapishane; sağlığının bozukluğuyla da hastane duraklarında gelgit oynuyordu. İstanbul'da yayımlanan üç gruptaki fikir ve sanat dergilerinde yazıları, şiirleri yayımlandı. O zamanın Türkiyesi'nde Atatürkçü görüşteki dergilerle dinci ve ırkçılar arasında sert polemikler yaşanıyordu. Rıfat Ilgaz'ın ''Hababam Sınıfı'' 1956 yılında İlhan ve Turhan Selçuk kardeşlerin yönetiminde çıkarılan Dolmuş adlı mizah dergisinde ''Stepne'' imzasıyla yayımlandı. Stepne'nin ne ve kim olduğu bilinmiyordu. Yabancı ve yerli bir yazar mı diye soruluyordu. ''Hababam Sınıfı Baskında'' yayımlandığında; İlhan Selçuk, Rıfat Ilgaz'a:
- Tuttu bu Rıfatçığım!.. Şunu on öyküye çıkarsana diye önerir. Öneri gerçekleştirilir. Stepne takma adının Ilgaz'a ait olduğu açıklanır. Okur kitlesi Stepne'nin Rıfat Ilgaz olduğunu güç kabullenir. Rıfat Ilgaz, bir Türkçe öğretmeni olduğu gibi o zamanların Babıâlisi'nde bir yazar, düzeltmen, sekreter, dergi sahibi, sorumlu müdür, öykü yazarı, romancı, şair ve editördür... Eserlerini şiir, roman, anı, güncel yazılar ve güldürü türlerinde yazmış ve bunları onlarca kitapla şekillendirmiştir. Geniş okuyucu kitlesine ulaşan kitaplarından en çok ''Hababam Sınıfı'' , ünlenen isminin çıkışı oldu.
Herkesin kendinden bir şeyleri bulduğu konular ve kendisiyle örtüştürdüğü tiplemelerde karşılıklı güven, bağlılık, yardımlaşma vardı. İğneleyici, dokundurucu arayış ve eleştirilerin tümü seviyeliydi. İşlenen konularda bireylerin beden dilinde, söylem ve eylemlerinde sevgi artı saygı gizli bir boyut olarak saklıydı. ''Hababam Sınıfı Uyanıyor'' , ''Baskında'' , ''Sınıfta Kaldı'', ''Pijamalılar,'' ''Apartman Çocukları'' gibi adlarda işlenen konuların tümünde eğitim kurumları, eğitim sistemi, öğretimin esası, yönetim tarzı, öğretmen artı öğrenci artı veli ilişkileri ve iletişim boyutları tatlı bir mizahla irdeleniyor ve güldürü boyutuna ulaşıyordu. Hababam'da kişileri yermek güldürmek değil amaç, öykülerin konusunu ve yapısını sululuktan uzak işlerken, zorlayıcı ve baskıcı bir yönteme yer verilmiyordu. Bireylerin kendilerini bulduğu tiplemelerde mizah kendiliğinden ortaya çıkıyordu.
Ülkemizde, o zamanların koşullarında bireylerin karşılaştıkları güçlükleri eserlerinde işleyen Rıfat Ilgaz'ın; Hababam'ına yalnız ''komik eser'' diye bakılmamalıdır. Tiyatro ve sinema filmi olarak da seyirciyle bütünleşen Hababam'ı izlemek için insanlar kuyruklarda yer alıyordu. Yönetimdeki aksamaları, toplumun sorunlarını, eşitsizlikleri eserlerinde işlediği için sakıncalı bir yazar ve şair olarak tanınıyordu. Ilgaz'ın Hababam'ı ilk yazarlık ürünüydü. Dünden bugüne eğitim sistemimizin aksayan yönleri, eğitim, öğretim, öğretmen sorunları ne yazık ki Hababam izlencesinde yer alıyordu. Eğitim, ulusal boyutta herkesin ortak paylaşım konusu olduğundan sulandırılmamalı diye düşünüyorum. Kısırdöngüde yer alan eğitim çoraklığıyla ilham kaynağı çocuklarımız kurban edilmemelidir. Hababam'ın, tiyatro yapımı ve sinema filmlerinde kullanılan dil, nitelik bakımından çok önemlidir. Küfür ve argoya yer verilmemelidir. Nitekim ''Hababam Sınıfı Merhaba'' nın afişinde ''Türkçe /Küfürsüz'' yazılması önemli bir uyarıdır. Rıfat Ilgaz sonrası ''Hababamlarda'' yeni tiplemelerin, yeni konuların yer aldığı görülmektedir. Bu tiplemeler ve konular oyunun aslında yer almadığı gibi toplumu bilgilendirmeden, iletiden uzak, salt komedi olarak sunuluyor.
Merhum Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz da eserle ilgili kaygılarını ''Hababam Sınıfı Efsanesi'' adlı kitabıyla, bilinmeyen öyküleri anlatacağını, ayrıca; bu kitapta yazarın başından geçenlere, kendi yaşadığı olaylara, hapishane serüvenlerini vb... Anılara, fotoğraf ve belgesellere yer verileceğini öğrendik. 1956'da başlayan ''Hababam Sınıfı'' , öykü düzeyindeki özgün anlatımından 2004 yılına ulaşan yedi sinema filmi ve tiyatrolarla acı - tatlı bir efsane eser oluverdi. Toplumun eğitimdeki dokusunu irdeleyen anlatım ve tanımları sıralarken yaraları kanatırcasına kaşımanın yararı yoktur. Eğitim sorunlarının yığın yığın yer aldığı ulusumuzda, sevgi şemsiyesinin büyüklüğüyle bütünleşilmelidir. Eğitim kurumlarımızın birçoğunda sıra dışı davranışlarda bulunan sınıfların Hababam Sınıfı ile özdeşleşmesi ya da bu oyundaki tiplemelerle örtüşmesi; herkesin kendisinde bir şeyler arayıp bulmasındandır. Unutulmayan okul, mahalle, sokak, iş ve askerlik arkadaşlıkları ve oluşan, gelişen olaylar; bir araya gelindiğinde anlatılan, gülünen, eğlenilen konulardır. Koşullar ne olursa olsun eğitim sorunlarında çağdaş, aydınlatıcı, Atatürk ilke ve devrimlerine uygunluk önde olmalıdır.
Cumhuriyet 02.03.2004 |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Alşah Blog'larında Ara...
• 31/8/2006 - HASAN AKARSU / BİR DÖNEM ROMANI OLARAK "SARI YAZMA"
Bir dönem romanı olarak 'Sarı Yazma'
Rıfat Ilgaz'ın yaşantısı
Sarı Yazma, Ünlü yazarımız Rıfat Ilgaz'ın en tanınmış romanı. Yaşam döneminin başlangıcı sayılabilecek olan Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak yaşadığı çevreyi ve kendisini anlatıyor.
Hasan AKARSU
Yazar, ozan Rıfat Ilgaz, "Sarı Yazma" adlı romanında, çocukluğundan başlayıp yaşlılık dönemine değin geçen yaşantısını anlatıyor. İleri yaşında, Cide'ye dönerek yaşadıklarını yazmaya karar veriyor. Cide'ye dönüş, evdeki geçimsizlikten bir kaçış aynı zamanda. Kendisini otomobiliyle Cide'ye götüren Kemal Çukurkavaklı'ya, yaşamanın nedenini şöyle anlatıyor içkisini yudumlarken: "...Yaşamanın nedeni, bence yazmak, boş durmamak olduğuna göre, içimde güçlü bir yazma coşkusu varken, niçin yaşamaktan soğuma olsun bu? Arkadaşımın keyfini kaçırmamak için sözünü etmiyorum içimden geçenlerin. 'Peki! Hadi, içelim!' diyorum..." (s.9) Babasının Tuz Mağazası'nı, Köpekburnu'nu anımsıyor, ölünce Cide'ye gömülme isteğini dile getiriyor. İnebolu'dan gelip Cide'ye yerleşen Hüseyin Çavuş'un evinde doğan ve yedi kardeşin en küçüğü olan Rıfat, on iki yaşına değin burada yaşıyor. Cide'den ilk ayrılışını unutamıyor: "...Onun gibi daha neler bırakmamıştım ki Cide'de...İlk önemli, anlamlı bırakışımdı bu benim. Gerisi gelecekti kuşkusuz. Hep bırakacak, durmadan bırakacaktım geride, bana yakın ne varsa, canlı cansız, yararlı yararsız, kendi gelmiş, emekle kazanılmış, ne varsa isteyerek, istemeyerek, boyuna bırakacaktım. Yerine göre insanları, yerine göre değer verdiğim şeyleri, ne varsa, yazı masamı, radyomu... kitaplarımı, oturduğum kira evlerini, içtiğim lokantaları, hep bırakacaktım... En acıklısı çok sevdiklerimi, yakınlarımı, kardeşlerimi, çocuklarımı, torunlarımı, onların da yakınlarını..." (s.13) Yaşam acımasız, geride bırakılanlar insanı bırakmıyor bu kez. Babasının Samsun Terme'ye, Duyun-u Umumiye Memuru olarak (Tuz memuru) sürgününden sonra ilkokul 5. sınıfı Samsun'da okuyor. İki ağabeyi şehit düşüyor cephede. Ablası bir telgraf memuruyla evleniyor. Terme'ye atlı arabayla gidişlerini, Rum eşkıyalarının yol kesmelerini, okul arkadaşı Mazhar'ın fidye için kaçırılmasını, babasının orada, 60 yaşındayken sıtmaya yakalanışını, yazları Üçpınar Yaylası'na çıkışlarını unutamıyor. Samsun'da telgraf memuru olan ağabeyinin de içinde bulunduğu memurların greve gitmelerini, ağabeyinin İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp bir yıl cezaevinde yatmasını anlatıyor. Rıfat Ilgaz'a göre Terme, insandan başka her şeyin yetiştiği bir yer. Ortaokulu Kastamonu'da okuyor, tüm derslerinde başarılı; ama yemek ve giysi sıkıntısı çekiyor. Fizik Öğretmeni Behçet Bey'in yardımlarını anımsıyor. Türkçe Öğretmeni Zeki Ömer Defne, onun yeteneğini seziyor. Rıfat'ın bol bol roman okuyup şiir yazdığı yıllar... Günlük çıkan Açıksöz gazetesinde şiirleri yayımlanıyor. MEB Mustafa Necati ve ozan Faruk Nafiz okulu denetlemeye geldiklerinde şiirlerini okuyor, onlardan övgüler alıyor. Babası kalp bunalımından ölünce geçim sıkıntıları artıyor. Öğretmen Okulu'na kayıt oluyor. Düzenli yemeye ve temiz giysilere kavuşuyor. Kız arkadaşı İffet'i seviyor; ama yolları ayrılıyor.
DERS ÇIKARILACAK KONULAR
Okuldaki haksız uygulamaları başarıyla anlatıyor. Eğitimcilerin ders çıkarması gereken konulara değiniyor. Okul bitince askerliği kısa süreli yapmak için dört ay kampa alınıyorlar. Bolu-Gerede'ye sınıf arkadaşı Şakir'le birlikte atanıyor öğretmen olarak. İlk öğretmenliğinde yaşadığı olaylar da ders çıkarılacak nitelikte. Okul müdürünün öğretmenler üzerindeki baskısı, ayrıcalıklı tutumları Rıfat'ı zor kullanmaya itiyor. Bir Anadolu kasabasındaki öğretmenlerin ilişkilerini yansıtırken, eğitim-öğretimin içler acısı durumunu da başarıyla anlatmış oluyor. Orada dul bir öğretmen olan Necmiye'yle evleniyor, bir yıl sonra Akçakoca'ya atanıyorlar, kızları Gönül doğuyor. Kısa sürede boşanıyorlar. Askerlik dönüşü Halkevi Spor Başkanlığına seçilip başarılı çalışmalar yapıyor. Ödül olarak Gümüşova'ya atandığında, Gazi Eğitim Enstitüsü sınavını kazandığı için Ankara'ya gidiyor. Ahmet Kutsi Tecer'i orada tanıyor.
CİDE VE CİDE İNSANI...
Yazar, kişiliğini biçimlendiren bir ortam olarak görüyor Cide'yi ve Cide insanını seviyor, iyi tanıyor:"...Cideli hiçbir zaman bu Karadeniz'e ısınmamıştır. Bütün kötülükler hep denizden gelmiştir ona. Bu yüzden deniz kıyısına Cideli, köy bile kurmak istememiştir. Cide köyleri hep içerlek, hep yamaçlarda...Yalnız görünümüyle yetinmiş denizin, nimetlerinden kaçmakta yarar görmüş..." (s.15) Anılarını anlatırken bir sıra izlemiyor Rıfat Ilgaz. Karagümrük Ortaokulu Türkçe öğretmenliğini anlatırken bir bakıyorsunuz Gazi Eğitim Enstitüsü yıllarına dönüyor, sınıf arkadaşı Rikkat'le evlenişini, kendi hastalığını vb. anlatmaya başlıyor. Yakacık Sanatoryumu'nda yatıyor ilk kez. Gazi Eğitim'den öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer'in ilk yıllardaki yardımlarından övgüyle söz ederken, şiir anlayışlarının değişmesinden sonraki kopuşlarını da yansıtıyor. Onun Milli Şef'in sanat danışmanı olmasına, milliyetçilerle birlikte oluşuna tepki gösteriyor. İstanbul'a yerleşince Yürüyüş dergisini çıkarıyorlar, sanatçılarla bir arada olmanın mutluluğunu tadıyor. Uyanış'ta, Yücel'de, toplumcu çizgideki şiirleri çıkıyor. Nişantaşı Ortaokulu'na sürülüyor. İlk şiir kitabı "Yarenlik" basılıyor, ardından "Sınıf" adlı kitabı geliyor. 20 gün sonra toplatılıyor. Rıfat tutuklanmamak için kaçıyor. 19 Mayıs 1944'te teslim oluyor. 1. Şubede sorgulanıyor, Tophane Askeri Cezaevi'ne götürülüyor. 6 ay hapisle cezalandırılıyor. Çıkınca üç ay da Heybeli Sanatoryumu'nda yatıyor. 1946 Şubatı'nda kızları Yıldız doğuyor. Rıfat Ilgaz, bundan sonra gazete ve dergi çıkarmakla uğraşıyor. Gerçek gazetesi, Yığın dergisi, Markopaşa bunlardan birkaçı. Markopaşa kapatılıyor, S. Ali öldürülüyor. Yazar, yaşadığı dönemin önemli olaylarını anlatarak tarihe tanıklık ediyor. İsmet İnönü'yü eleştiriyor:"...Halk Partisi, DP'nin saldırılarına hedef olmamak için elimizde kalan son özgürlükleri de almış, onlara armağan etmişti. Oyun büyüktü. Milli Şef, kendini ancak böyle kurtarabilirdi! Bir seçim denemesi olmuş, beğenmeyince, bunu saymıyorum demişti. Suçun büyüğü herhalde işçiyi de köylüyü de kışkırtan solculardaydı. Sabahattin Ali'yi bu arada yitirmiştik..." (s.286) Kızı Gönül, Kandilli Kız Lisesi'nde okuyor. Babasını Cerrahpaşa Hastanesi'nde yatarken ziyaret ediyor, tanıyamıyor. Gönül'ün Türkçe öğretmeni Mehmet Uluğ (Turanlıoğlu). Rıfat, Mehmet Uluğ'u eleştiriyor:"...Mehmet Uluğ adındaki öğretmeninin, hadi sağcılığı bir yana, Edirne'de çıkardığı "Damla Damla" adlı dergisinde ünlü ilaç yapımcısı Hamdi Yılmaz için övgülerini okumuştum. Bu öğretmende okuyan kızımın Türkçesine nasıl acımazdım!..."(s.303) Yazarın burada ne değin nesnel olabileceği belli değil kanımca. Türkçe Öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer'i bile, düşünceleri ayrı olduğundan, görmezlikten geliyor zor durumda bırakıyordu. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyorlar. Hastanelerde, cezaevlerinde geçiyor yılları. Rikkat ile boşanıyorlar. Sultanahmet Cezaevi'ne birkaç kez girip çıkıyor, cezaevi ortamını yazıyor. Gençlik sevgilisi İffet'in Boğaziçi'ndeki eczanesine gidip onu görüyor, yirmi yıl öncesinin aşkını özlemle yaşıyor yeniden. Yazılarından dolayı cezaevlerinden kurtulamıyor, hava değişimi raporu alıyor kimi kez. İleri yaşında, yirmi yaşlarındaki üniversite öğrencisiyle olan aşkını anlatıyor: "...Dediğini yaptım. Gerçekten de toprak çok soğuktu. Gönül kucağımda sıcacıktı. Sıcaklığımız birbirine karışmıştı. Artık üşümüyorduk. Bizimle birlikte altımızdaki toprak, sığındığımız soğuk kış gecesi, gökyüzü, tüm yeryüzü ısınıvermişti." (s.399)
Rıfat Ilgaz, Cide halkıyla kaynaşıyor. Öğretmenler lokalinde, kaymakamın da bulunduğu bir söyleşide, Cide'nin geri kalmışlığını üretim düzenindeki bozukluğa bağlıyor. Üretimin arttırılmasını savunuyor, üretime dönük eğitim istiyor. "Unutulmuş Memleket" adlı oyununu yazmak için çevreyi dolaşıyor. Cide gençliğine güveniyor. Pazarda gördüğü sarı yazmalı kadınlarını, çocukluğunun Rum evlerini, Rum komşularını, Kurtuluştan sonra okullarını süsleyişlerini, Rumların göçte her şeylerini bırakıp gidişlerini özlemle anarken "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket" demekten alamıyor kendini. Biz de "iyi ki Cide'ye dönmüş de yaşadıklarını yazmış" diyoruz.
(*) Sarı Yazma/ Rıfat Ilgaz,/Çınar Yayınları, 11. Basım Şubat 2005/400 s.
Cumhuriyet Kitap, 31 Ağustos 2006 |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|