Bilinen en eski adı 'Birun-u Abad' olan Bornova'da yerleşim Helenistik çağda başlamış. Amazonlar, Hititler, İonlar, Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Makedonyalılar, Bergama Krallığı ile Romalılar bu bölgede hüküm sürmüş ve yaşamışlar. Levantenlerden kalma köşkleri, yeşil dokusu ve üniversitesiyle birden fazla vizyonu içinde barındıran kent Bornova'ya davet ediyoruz sizleri...
Cumhuriyet / Gezi- İşgal edildiği gün, bir ulusun “kurtuluş” savaşını başlatan ve kurtulduğu gün o ülkenin kurtuluş savaşını bitiren dünyadaki tek şehirdir İzmir. 86 yıl önce 9 Eylül sabahı Büyük Komutan Mustafa Kemal Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı sonlandırmak için dürbünle Belkahve’den İzmir’i seyrediyordu. Süvariler Bornova’dan kente giriş yaparken, yeni bir tarih yazılıyor ve emperyalistler “geldikleri gibi” gidiyordu. İşte Kurtuluş Savaşı’nın son durağı İzmir’in kurtuluşu için Büyük Komutan, Bornova Belkahve’den izlemişti İzmir’i. Bir çok Rum, Fransız, Alman, İngiliz’in yaşadığı Bornova, Kurtuluş Savaşı’nda yaşadığı “gurur”la, atılımlarına devam ediyor. Yunan mitolojinin İlyada ve Odysseia’ın derleyicisi Homeros’un da bölgede yaşadığı bilinirken, kentin 8 bin 500 yıllık tarihe dayandığı Bornova Yeşilova’da yapılan kazılarda ortaya çıktı. Buradan da anlaşılacağı üzere Bornova, İzmir’i aşarak dünyaya uzanan ilçe konumunda bulunuyor.
Levantenlerden kalma köşkleri, yeşil dokusu ve üniversitesiyle birden fazla vizyonu içinde barındıran kent Bornova’ya davet ediyoruz sizleri...
Bilinen en eski adı “Birun-u Abad” olan Bornova’da yerleşim Helenistik çağda başlamış. Amazonlar, Hititler, İonlar, Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Makedonyalılar, Bergama Krallığı ile Romalılar bu bölgede hüküm sürmüş ve yaşamışlar.
1071 yılında Malazgirt Zaferi’yle Anadolu’ya adım atan Türkler, 1076 yılında Bornova’nın yönetimini Emir Çakabey’e vermişler. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra 15 Mayıs 1919’da Yunan işgaline uğrayan Bornova, 9 Eylül 1922’de Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Ordusunun Belkahve sırtlarından İzmir’e girmesiyle düşman işgalinden kurtulmuş.
Türkiye’deki ilk futbol karşılaşması da Bornova’da gerçekleştirilmiş.
1890 yılında İzmir’e gelen İngiliz denizcilerle İzmirli gençler arasında Bornova’da ilk futbol maçı yapılmış. Türkiye’nin ilk atletizm yarışmaları da yine Bornova’da gerçekleştirilmiş. Ülkedeki spora adeta öncülük eden Bornova, bu nedenle de sınırları içinde beş UEFA standartlarına uygun futbol sahası barındırıyor. Ege Üniversitesi içindeki olimpik ölçülerde yüzme havuzu ve yine üniversite içindeki, atletizm sahası da ilçenin yıllardır sporla nasıl içli dışlı olduğunu gösteriyor.
İlçede yaşamaya karar verenler için üniversite kampüsü tam bir spor alanı. Yeşil dokusuyla kampüs spor yapmak isteyenler için değişilmez adres olarak göze çarpıyor. Kampüs içinde basketbol, futbol, atletizm, tenis sahaları bulunuyor. Bunun yanında üniversite öğrencileri için spor salonu da yer alıyor.
Manisa yolu üzerinden Bornova’ya ulaşılabiliyor. Kentteki tek metronun son durağı da Bornova’ya geliyor.
Bunun yanında belediye otobüsleri ve minibüsler de ilçeye rahatlıkla ulaşmanıza yardımcı olacaktır. Kent merkezinin kuzey doğusunda kalan Bornova, geçmiş dönemlerde “asude” dinlenme kentiyken 1955 yılında üniversitenin kurulmasıyla vizyonunun “eğitim” olarak belirlemiş.
Türkiye’nin sanayileşme atağına sessiz kalamayan kentte, 1960’lı yıllarda sanayi tesisleri de bir bir artmaya başlamış. Körfeze yakınlığı nedeniyle Bornova’da bu ağır sanayi tesislerini bünyesine çekmiş. Şimdilerde yoğun tartışmalara neden olan bu tesislerin kentin daha da uzağına taşınması gündemde.
Özellikle Naldöken bölgesi, taş ve çimento ocakları nedeniyle yoğun bir kirlilik yaşıyor. İlçede bazı köylerde hava kirliliği nedeniyle kanser oranlarında yoğun artış olduğu belirtiliyor. Süreç içinde sorunun aşılması için yerel yönetimler yoğun çaba harcıyor.
Verimli toprakları ile bilinen Bornova Ovası‘na 1932 yılında inşa edilen Ziraat Mektebi, 1955 yılında kurulan Ege Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturmuştur. Tıp Fakültesi Hastanesi’nin Ege ve yurt çapında büyümesi ve gelişmesi Bornova’yı bir çekim merkezi haline getiren başlıca etkenlerden birisi. Üniversite etkeninin yanında iki büyük askeri birliğin de ilçe içinde konuşlandırılmış olması ve yakın çevresindeki iki hakim aksın (Kemalpaşa Ovası ve Işıkkent) sanayi bölgeleri olarak saptanması ve dört sanayi sitesinin yerleşim alanı içinde bulunması Bornova’nın gelişimine bugün ve gelecekte etki yapacak etmenlerin başında geliyor.
Homeros’un Vadi’si!
Kurtuluş Savaşı‘nda belki de en önemli rolü üstlenen İzmir, dünyada iz bırakmış bir çok ismin de yaşadığı yer olarak biliniyor. Özellikle Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanlarının derleyicisi olan Homeros’un milattan önce sekizinci yüzyılda İzmir’de yaşadığı kabul ediliyor. Troya Savaşı‘na ilişkin söylenceleri toplayan İlyada’da, eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dini ve felsefi inançları ve Çanakkale’nin tarihi coğrafyası hakkında önemli bilgiler yer alıyor.
Konusu, kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada’dan farklı olan Odysseia’da ise Troya’nın yıkılışından sonra, yurdu İthake’ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus’un 10 yıl süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılıyor. İşte bu destanların derleyicisi olan Homeros’un yaşadığı kabul edilen mağaradan yola çıkarak kentin en prestijli mesire alana Homeros Vadisi yaşama geçirildi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hem su baskınlarını önlemek, hem de kente yeni mesire alanları kazandırmak amacıyla Bornova Çayı yatağının aşağısında kalan bölümünde Homeros Vadisi Projesi’ni gerçekleştirdi. Dokuz tutucu bentten oluşan vadide, Homeros’un yaşadığı varsayılan bir mağara bulunduğu da belirtiliyor. İki tarafı ağaçlarla kaplı olan vadinin su kaynaklarının fazla olması nedeniyle göletler oluşturuldu. Vadide, yürüyüş yolları, koşu pistleri, bisiklet yolu, mini amfitiyatro, piknik alanları da yer alıyor. Yemyeşil doğasıyla özellikle hafta sonları İzmirlilerin uğrak yeri haline gelen Homeros Vadisi, ilerleyen yıllarda eksiklerin tamamlanmasıyla kentin prestij bölgelerinden biri olacağa benziyor.
8 bin 500 yıllık kent
İlçe son dönem tarih turizmle de adından söz ettirmek istiyor. İzmir uzun yıllar beş bin yıllık tarihi olduğu bilinse de ilçede yaşamın yapılan kazılarda tarihin 8 bin 500 yıl öncesine dayandığı anlaşıldı. Yeşilova’da Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Zafer Derin ve öğrencileri 2005 yılından bu yana çalışmalarını sürdürüyor.
Halen devam eden kazılarla birlikte İsveç’le yapılmak istenen “Time Travel” müzesi bölgenin tarih anlamında da çekim alanı olması için önemli bir adım olarak görülüyor. Yeşilova Höyüğü’nü Bornova Karacaoğlan Mahallesi, Işıkkent Kampüsü doğusunda, Bornova Anadolu Lisesi’nin güneybatısında Manda Çayı kıyısında yer alıyor.
İlçenin prestiji köşkler...
9 Eylül 1922 İzmir’in işgalden kurtuluşu sırasında Bornova’daki pek çok levanten köşk ve evleri Türk ordusu tarafından karargah olarak kullanılmış. Kurtuluş Savaşı‘ndan sonra Rum nüfusu Bornova’yı terk etse de bir kısım yaşamlarını bu bölgede sürdürmeye devam etmiş.
Bornova, Rum göçünden doğan nüfus kaybını zaman içinde Balkanlardan, Girit’ten ve Anadolu’dan aldığı göçlerle karşılamıştır. İlçede bu kozmopolit yapıdan ortaya İngiliz, Alman, Fransız ve Rum’ların kendilerine özgü oluşturdukları mimari kalmış.
Bir çoğu İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bornova Belediyesi ve Ege Üniversitesi tarafından restore edilen köşkler de tarih hala yaşıyor. Özellikle Bornova Meydan’da bulunan Murat Köşkü, kafeterya olarak işletiliyor. Yüksek çatılarıyla 150 yıllık mimariyi yaşatan Bornova’da üniversite kampüsünde bulunan Yeşil Köşk de, ağaçların arasında oturarak hem yemek yemek hem de içkilerini yudumlamak için en uygun yer olarak göze çarpıyor.
Bornova, tarihin akışı içinde değişik kültürleri konuk etmiş ve bu misyonunu halen sürdürüyor. Yakın geçmişten günümüze kadar özelliklerini yitirmeyen bazı tarihi köşk, ev ve yapıtları gezmeden ilçeden ayrılmamanızı öneriyoruz. Bornova’da 100 – 150 yıl arasında değişen bu mimari örneklerinden gezilmesi gerekenleri şöyle sıralayabiliriz, “Maltas Evi, Belhomme Evi, Paterson Köşkü, Steinbüchel Evi, Chamaud Evi, Charlton Wittal Evi, Well House, Edmund Giraud Evi, Donald Giraud Evi, Kanalaki Evi, Aliotti Evi, Murat Evi, Bari Evi, Pandespanian Köşkü, Paggy Köşkü, Yeşil Köşk, Bornova Büyük Cami, St. Maria Magdalena Protestan ve Santa Maria Katolik Kiliseleri.”
Kahvaltı için Çiçekli
İzmirliler haftasonları kahvaltılarını yapmak için genelde Çiçekli Köy’ü tercih eder. Bornova’dan Manisa yoluna doğru giderken, tabelaları takip ederek Çiçekli Köy’e ulaşabilirsiniz. Doğal özelliğini koruyan 13 köyü bulunan Bornova’da özellikle Çiçekli ve Yaka köyleri hem kahvaltı hem de doğa sporları için önemli bir yere sahip. Sıra sıra restoranlar da karşınıza ormanı olarak doğal ürünlerden oluşan kahvaltınızı yapabilirsiniz. Bunun yanında ATV safarilerler de son dönem buranın ilgi çeken aktivitelerinden.
Eğer bu bölgeye geldiyseniz, iki köyde de yer alan köpek çiftliklerini ziyaret etmenizi öneririz. Özellikle Golden Retriwer cinsi köpeklerin yavrularının masum duruşu, çiftlikleri, hayvan severler için gezi rotasına sokuyor.
Yaka Köyü girişinde bulunan Murphy Köpek Çiftliği’nde de neredeyse her çeşit köpek bulmak mümkün. Sadece satın almak için olmasa da, çocukların havyan sevgisi kazanması için gezilmesi gereken uygun çiftliklerden biri de bu çiftlik. Satın almasanız da çiftliğe girerek köpekleri sevebilmeniz de ayrı bir güzel uygulama...
Yatırımcıların gözdesi
İlçe son dönemde ekonomik anlamda büyük bir atak da yapmış durumda. İlçenin özelikle “boş” duran arazilerine ulusal ve uluslararası firmaların kurdukları mobilya ve tekstil mağazaları Yeşilova bölgesini hareketlendirdi. Forum Bornova ve İsveçli firma İKEA bölgeye gelmesi ekonomik olarak bölgenin canlanmasında önemli rol oynadı.
Yeşil Bornova
“İzmir’in akciğeri” olan Bornova’da son dört yılda bir milyon metrekarelik yeşil alan yapılması da bu sözü doğrular nitelikte, 110 park ve spor alanlarıyla geçmişteki “asude” dinlenme alanı kimliğini biraz olsun geri kazanmaya yaklaşan Bornova, ağır sanayinin yükünü sırtından atarak vizyonunda turizme ağırlık vermesi durumunda gelişime daha hızlı devam edeceğe benziyor.
Tarih, doğa ve özgün mimari belki de İzmir’de en çok Bornova’da görülüyor. Bu anlatılanlardan sonra İzmir’e gelip de Bornova’yı görmemek olmaz artık!
zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz'dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.
Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır: "Seninle sanatoryumda tanışmıştık/ O günler bir türlü unutulmuyor/ Ne tatlı sigara içerdik/ Biliyor musun hemşirelerden saklı./ Sonra bir yolculuktan bahseder gibi/ Uzun uzun ölümden konuşurduk./ Gelmediği için ödeneğin/ O günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni./ Sonra da para bulmuştun yatmaya,/ Lakin zaman bulamadın/ Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım./ Hani vaktinde gitmedin değil/ Kötüleşti dünyanın hali,/ En güzeli işin peşinde/ Çoluk çocuk bırakmadın/ Kış geliyor karakış,/ Ne soba var, ne bir dirhem odun./ İşleri sorsan eskisinden sıkı./ Ve aldığımız para malum/ Yaşamak zor azizim,/ Sağ olsaydın eğer,/ Nasıl bulacaktın her gün/ Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı?/ Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın./ Biz hala öğrenemedik senin kadar/ Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı."
Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkar ozan. Uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşuna ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katıyor. Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri Rıfat Ilgazın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur. Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, Rıfat Ilgaz sanatı. Sizi, O'nun en beğendiğim bir şiiriyle sözlerimi bitirerek selamlamak istiyorum:
"ÖĞÜNSEK Mİ?/ Kerem de girdi sıraya/ Boğaziçi'nde bir lisede yatılı.../ Otuz yıl önce/ Yatıp kalkma zorluğundan/ Bu okulda okumuştu/ Torunumun babası da// Biz hep böyle torun torba/ HABABAM SINIF'larında yetiştik/ Biraz başarı, biraz beceri,/ Kitabıma el basarım ki, doğru!// Gördükçe boy boy geriden gelenleri/ Seviniyoruz tükenmediğimize,/ Biraz da öğünüyoruz!// Geriden gelmeleri güzel de,/ İ
Ali ŞAHİN ______________________________________________
Şair Rıfat Ilgaz'ın: "Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mesçitin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları..." dediği kasabada, Cide'deyiz. "Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü" diye kendini tanıtan "mimli şair ve ünlü yazarımız" Koca Çınar Rıfat Ilgaz ölümünün 12. yılında, memleketi olan Kastamonu'nun Cide ilçesinde 8-9-10 Temmuz tarihlerinde düzenlenen ''10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' nde anıldı.
"Cide, eski adı Agillius. Kraliçe Amastrist'in ölümünden sonra Kaytros, Sesamos ve Cramna şehirleri bilinmez bir nedenle 'yer ile yeksan 'ediliyor. Bu kentlerin köleleri kaçıp kurtuluyor. Şimdiki Cide düzlüğüne yerleşip Agillius'u kuruyorlar. ( MÖ 3. yy. ) Cide halkının çoğunluğu dışarda, ekmek parası peşinde. Cide, aynı zamanda Rıfat Ilgaz'ın da kasabası. Ölümünden önce gelip, doğduğu bu kasabaya yerleşti. Bir süre de burada yaşadı. Romanlar yazdı Cide ve Cideliler üzerine. Şimdi doğduğu ev yıkılmak üzere , umarız yıkılıp yokolmadan birileri sahip çıkar da unutturmazlar tarihlerini. Cide kocaman bir sahil şeridiyle başlıyor. Ilgaz ,Uzunkum koymuş adını. Cide 'sarıyazma'sını da ondan öğrendi Türkiye. Sarıyazma almak isterseniz limandan epey içerdeki şehir merkezinde bulabilirsiniz. Korunaklı bir limanı var. Karadeniz'de çok az yerde bulunan düzlük arazi üzerine kurulmuşşehir." (http://www.geziturkiye.com) "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...
Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!" diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı. Cide halkının ve kendisinin en önemli isteklerinin Rıfat Ilgaz'ın doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restore edilmesi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." dedi. Daha sonra: Babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekerek, ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanı olan Sarı Yazma'da, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Aramızdan ayrılışının ikinci yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl onuncusu yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.
Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir ise, Rıfat Ilgaz'ın doğduğu evin müze ve kültür merkezi yapılması şartıyla yaklaşık iki hafta önce Kültür Bakanlığı'ndan devralındığını belirterek, çalışmalara en kısa zamanda başlanacağının gelecek yıl düzenlenecek festivale tarihi evin müze ve kültür merkezi olarak hazır hale getirileceğinin müjdesini verdi. "Ömrünü Cide'nin tanıtımına ve Cidelilerin aydınlanmasına adayan bu değerli hemşerimize olan borcumuzu ödemek istiyoruz. O güzel insan sayesinde kasabamız dünya tarafından tanındı'' dedi. Başkan Demir, konuşmasını Ilgaz'ın Cide için yazdığı bir şiirinden alıntı yaparak, ''Anan ne iyi etmiş de seni burda doğurmuş Rıfat Hoca'' sözleriyle tamamladı. Demir'in konuşmasından sonra Sarıyazma Folklor Ekibi'nin Yöresel oyunlar gösterisi yapıldı. CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım' ın da katıldığı törenin ardından Saat 20.30'da Belediye Sahil Düğün Salonu'nda Recai Yılmaz'ın sunduğu "Cide Fotoğrafları Gösterisi"; 21.00'de aynı salonda "Ruhi Su Dostlar Korosu"nun beğeniyle izlenen konseri ile devam etti festival.
9 temmuz Cumartesi günü saat 11.00'de HEM salonunda Çocukların da katılımıyla "Öykü Oluşturma" (Yaratıcı Drama Teknikleri) programı vardı. Nilay YILMAZ yönetiminde, Rıfat Ilgaz'ın "Bacaksız Kamyon Sürücüsü" adlı çocuk romanı canlandırıldı. Çocukların oldukça eğlenceli zamanlar geçirdiği etkinliği aileleri de ilgiyle izlediler. Etkinlik sonrası çocuklara Rıfat Ilgaz'ın çocuk romanları armağan edildi. 13.30'da "Ses Yarışması"; (Esnaflar ve Sanatkarlar Odası) ve "Bisiklet Yarışması"; (Rıza Gürsoy); 16.30'da ise Belediye Sahil Düğün Salonunda yapılması planlanan konferansa Cumhuriyet başyazarı Mustafa BALBAY gel(e)meyince konuklar "Avrupa Birliği" konusunda "o anda orada bulunan" romancı Burhan GÜNEL ve AKP Kastamonu Milletvekili Musa SIVACIOĞLU'nu izlemek durumunda kaldılar... Aynı salonda yapılması planlanan saat 18.00'deki "Rıfat Ilgazlı Yıllar" paneli de gecikmeli olarak 18.30'da başladı. Konuşmacılardan Rıfat Ilgaz'ın yakın arkadaşı Erol Şadi Erdinç " Rıfat Ilgaz önce hocamız, sonra dostumuz oldu. Yeni Gazete'de Şükran Kurdakul, Nihat Tunalı ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çalıştık. Mizah burjuvazinin küçük insana gülüşüdür. Rıfat Ilgaz'ın mizahında ise küçük insan burjuvaziye güler. Rıfat Ilgaz'ın mizahı evrenseldir." dedi. Ilgaz'ın yakın dostlarından Mehmet Saydur ise Rıfat Ilgaz ile tanışmalarını, Hababam Sınıfı'nda Kel Mahmut olarak yer alan Nihat Dicle ile Rıfat Ilgaz'ı bir araya getirişini anlattı. Ali NAZLI da Ilgaz'ın edebiyatımızdaki yeri ve şiirindeki mizah üzerine konuştu: Nazım Hikmet'in "Türk Köylüsü" , R. Ilgaz'ın "Alişim" , "İşte Böyle Azizim" , ve "Öğünsek mi?" şiirleriyle konuşmasını renklendiren Ali Nazlı, Rıfat Ilgaz Şiirini şöyle değerlendirdi: "O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah öğesidir. Bu öğelerle şiirine kattığı tattır, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir. Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir. Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır. Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.
"Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar, /Hoş gördük/ Gün oldu/ Nar gibi kızarmış ekmekleri/ Bekleyen tezgahtarı bile kıskandık/ Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..."
Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim bo
• 14/9/2007 - Gideros`a gidince gözler kapalı bakmalı her şeye
Her gün güneşle bir başka vedalaşır Gideros, kan kırmızı ve toz pembe denize akar güneş. Öyle bir an’dır ki sadece bakar kalırsınız, düşünceler durur. Düşünceler düş’e karışır. Zaman içinde bir yolculuk başlar.
Gideros’a doğru yola çıkıldığında bir ses sanki şöyle demişti: ‘oraya varınca eline bir beyaz taş al ve dinle Gideros’un sana anlatacağı çok şey var, önce gözlerini kapat da dinle, sonra hazır olunca gözlerini açar da bakarsın ve görmeye başlarsın aslında oraya neden geldiğini’.
…
Merhaba Gideros. Sahilinde bir beyaz taş bekliyor beni. O taşı ver bana. Ah evet şu parlayan değil mi suların içinde, avucumda kaybolacak kadar küçük ve yusyuvarlak bir ışık topu gibi. Ne çok beklemiş meğer anlatmak için, ne çok anlatacağı şey varmış meğer, meğer dinlemesi de çok zormuş anlatılanları, hele de görmesi ne zormuş, hem nasıl yazılacak ki bütün bunlar.
Anlat hadi beyaz taş, sular daha mı yüksekti? Şu kayaya bağlanan gemiler çok mu ihtişamlıydı? Çok mu güzeldi burada eski hayatlar? Demek orada beyaz sütunlar yükseliyordu göğe. Sen de o sütunun son kalan parçasısın demek. Çok mu huzur doluydu buralar? Şimdiki Gideros gibi sonsuz bir sevgi mi vardı her yerde? Daha da mı fazlaydı? Neden yıkıldılar peki eski medeniyetler? Neden bitti huzur? Demek, taş üstünde taş bırakmadılar. Hadi bir bir anlat.
Evet, burası rüyamda gördüğüm yer, beyaz taş, her yer tanıdık zaten. O yüzden anlattıklarını hatırlıyorum. Ama dayanabileceğim kadarını anlat, olur mu? Bilmek zor bazen. Yoksa hala aynı rüya devam mı ediyor? Bir rüya ne kadar devam edebilir ki? Peki ya yine biterse rüya?
Hüznümü görmüş olacak ki, Güneş’in sulardaki dansını seyret dedi beyaz taş birden, seyre daldım ben de. Sanki bir veda gibiydi sudaki pırıltılar, biraz sonra yok olacaklardı. İşte o yüzden var güçleriyle pırıltılar suları öpüyordu. İçinde sonsuz merhabalar olan bir veda’ydı.
Gözlerimi kapattım o an, görmek istemedim hiçbir şeyi, ama gözlerim kapansa da görüyordum. Sonra düşündüm de suların üstünden kaçan güneş sabahları yeniden doğmuyor muydu aynı suların üstünde. Veda, sadece bir sonraki merhabaya kadar aradan geçen zamandı sanki
Bir rüya bir gerçeği doğurur, bir gece de sabahıve bir veda ise bir merhabayı.
Bir an o kadar ışıdı ki her şey, giden güneşe: “merhaba” dedim, “ben geldim”. Tanıdı beni, “nerde kaldın” dedi, beyaz taşla güneş göz göze geldiler, “yarın yine gel” dedi güneş, “geleceğim “ dedim. “İstersen biraz daha kalırım” dedi güneş ve o akşam azıcık daha geç battı.
Gideros’a gidince gözler kapalı bakmalı her şeye. Gözler açık olunca belki de kör olur insan. İnsanüstülük ister görmeye.
Gözlerinizi kapatırsınız, bir rüzgar belki bir şiir fısıldayıverir kulağınıza…
Bir düş gördüm
İçinde seni bulduğum
O an dediler ki bana
Bekle
O kendini bulmadan
Sen onu bulamazsın
Düş, Düşünce oldu
İçinde seni beklediğim
İşte böyleydi Gideros, düşleri düşüncelerle harmanlar, neyin rüya neyin gerçek olduğunu allak bullak karıştırırdı,
İşte bu kadar basitti, Gideros’a bir kere geldiniz mi bir daha geriye asla dönemezdiniz.
Hababam Sınıfı’nın yazarı Rıfat Ilgaz’ın doğduğu yer olan Kastamonu’nun Cide İlçesi; kilometrelerce uzanan sahili, dağları, şelaleleri, muhteşem koyları, mağaraları, kanyonları ve yeşilin her tonunun rastlanabileceği ormanlarıyla keşfedilmeyi bekleyen bir cennet. Üstelik bu haftasonu, 11. Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali düzenleniyor. Kültürel ve sanatsal etkinliklerin ağırlıkta olduğu festival süresince, Türkiye’nin dört bir yanından gelen sanatçılar, usta yazarın anısına eserlerini sergileyecek.
Cide’nin hangi isimle, ne zaman, nerede ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak bugüne kadar Gasgaslar, Paflagonyalılar, Henetler, Romalılar, Bizanslılar, Candaroğulları ve Osmanlılar bu bölgede yaşamış halklar. En erken kalıntılar Roma ve Bizanslılar’a ait .Güble ve Gilivri arasında bulunan Çoban Kalesi, Romalılar tarafından inşa edilmiş. Timle Kalesi ise Bizans dönemine ait. Gazallı, Okçu, Gideros, Akça, Karasu ve Hıdır bölgedeki diğer tarihi kaleler.
Cide’nin adı Homeros’un ünlü eseri İlyada’da da anılıyor: "Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paflagonyalılar’a, gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetler’in yurdundan, Kitoros’ta, Sesamos’ta otururlar, Parthenios Irmağı çevresinde kurmuşlardır ünlü saraylarını, kentleri Kromna Aigialos, yüksek Erythinoi’dur..." Paflagonya kentlerinden Kitoros bugün Gideros denen sahil köyü. Kromna, Cide’nin 28 km. batısındaki Kurucaşile’nin, Sesamos ise şimdiki Amasra’nın Büyük İskender tarafından Kraliçe Amastris’e düğün hediyesi olarak verilmeden önceki adı. Aigialos da, Osmanlı döneminde Karaağaç adını alacak olan Cide iskelesi. Aigialos kentinin kalıntılarının bugünkü liman içerisinde kaldığı tahmin ediliyor.
. 1213 yılında Anadolu Selçukluları’nın, 1460’da ise Fatih Sultan Mehmet’in Kastamonu’yu almasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğine geçen Cide, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, "Karaağaç İskelesi" adıyla Rus çarlığından getirilen tuzun dağıtım merkezi ve imparatorluğa mal sevk edilen bir liman olarak önem kazandı. 1868 yılında ilçe oldu. Bugün nüfusu 23 bin.
ANKARA’YA3,5 SAAT UZAKTA
Bartın-Sinop Karayolu üzerinde yer alan ve 103 kilometre uzunluğunda bir kıyı şeridi ile Karadeniz’e açılan Cide, kuzeyde Karadeniz, doğuda Doğanyurt, güneyde Şenpazar ve Pınarbaşı, batıda Bartın ilinin Ulus ve Kurucaşile ilçeleri ile komşu. Kastamonu’ya uzaklığı Şenpazar üzerinden 131, Doğanyurt-İnebolu üzerinden ise 180 kilometre. İstanbul ile arası 513, Ankara ile 320, İzmir ile 900 kilometre.
DOĞA TURİZMİ İÇİN UYGUN
Genelde dağlık ve engebeli bir coğrafi yapıya sahip ilçenin doğusunda İsfendiyar Sıradağları uzanıyor. Yer yer sarp ve geçit vermeyen tepelerin bulunduğu bölgede rakım, ilçe merkezinde sıfır, biraz içeri girildiğinde ortalama olarak 800-900 metre arasında. Yüzde 70’i ormanlarla kaplı. Başlıca ağaç türleri kayın, köknar, gürgen, meşe, çam ve kestane. Kapısuyu, Devrekani, Aydos, Güble ve Fakaz çayları buradan geçiyor. Karadeniz’de en uzun sahili Cide’de, 11 kilometre. Gideros, Aydos, Denizkonak, Uğurlu, Çayyaka, Akbayır ve İlyasbey sahillerinde yerli ve yabancı turistleri ağırlıyor. Dağ turizmiyle de doğa tutkunlarını kendisine çeken Cide, İlgarini, Kılıkçılı ve Okçular Mağarası ile mağaracıların buluşma noktası. Valla, Malyas, Loç, Kısık ve Aydos kanyonları ise heyecan arayanların adresi.
1911 yılında Cide’de doğan Rıfat Ilgaz, her yıl temmuz ayında yapılan, "Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali" ile anılıyor. Kültürel ve sanatsal etkinliklerin ağırlıkta olduğu etkinlik süresince, Türkiye’nin dört bir yanından gelen sanatçılar eserlerini sergiliyorlar. Festival bugün saat 15.00’te, Rıfat Ilgaz Evi’nin önünde yapılacak toplantı ve yürüyüş ile başlayacak. Belediye Meydanı’nda Hababam Sınıfı ve Sarı Yazma resim sergisi var. Aynı yerde 16.30’da yöresel yemeklerin tadına bakabilirsiniz. Pazar akşamına kadar çocuk oyunları, şiir dinletileri, yarışmalar, panel ve konserler düzenlenecek. Yarın akşam 20.30’da Coşkun Sabah-Hadide Sultan konseri var. Kapanış pazar saat 14.00’teki bisiklet yarışı ile olacak.
SULTAN KAYIKLARI BURADA YAPILIYOR
Yerel kıyafetler arasında bulunan sarı yazma, Rıfat Ilgaz şiirlerinde de adı geçen bir öğe. Burada kadınların başörtüsü olarak kullandıkları sarı renkli yazma, sembol haline gelmiş. Göynek denen uzun ve bol elbise, don denen kırmızı paçalı şalvar ve beldeki kuşak sarı yazmayı tamamlıyor.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişahları taşıyan Sultan Kayıkları, Cide’de halen yapılıyor. 30 metre uzunluğunda 2,5 metre genişliğinde ve tamamen aslına uygun yapılan Sultan Kayıklar’ında en ince ayrıntılar dahi dikkate alınıyor. Tamamı ahşap ve ağırlıklı olarak meşe, çam, kestane kullanılıyor.
NE YENİR
Zengin bir mutfak kültürüne sahip Cide’de, yöresel yemekleri hemen her restoranda bulmak mümkün. Bunların başında karma, köy böreği, armut tatlısı, ceviz helvası, kuyruklu dolma, kestane hoşafı ve kuyu kebabı geliyor. Özellikle yol kenarlarında kuyu kebabı yapan restoranlar, tatilcilerin gözdesi.
NEREDE KALINIR
Uzunkum Otel: (366) 866 11 95
Barın Mocamp: (366) 866 10 65
Cide Resort: (366) 866 20 52
Alkan Otel: (366) 866 31 43-12 79
Ece Motel: (366) 866 20 11
Yeni Ece Motel: (366) 866 40 40
Yalı Otel: (366) 866 20 87
Turizm ve Otelcilik Uygulama Oteli: (366) 866 35 25
Ayı Şaban Pansiyonu: (366) 866 16 14
Demir Çubuk Pansiyon: (366) 866 36 58
Gideros Pansiyon: (366) 871 83 05
İzgi Pansiyon: (366) 866 18 94
Narin Pansiyon: (366) 866 11 57
Şeren Pansiyon: (366) 871 80 93
Hürriyet, 7 Temmuz 2006
Radikal'de Cide
______________
1- Kurşun değil dikenli tel (01/05/2007) Aç ayı, yiyecek yolunda öldü. Kastamonu'nun Cide ilçesine bağlı Menük Köyü'nde bahçelere inen boz ayı, dikenli tellere takıldı. Fındık bahçesinin sahibi Ramis Koç...
2- 'Ölmüş' anne geri gelirse (29/12/2005) Ayşegül Alagöz, küçük yaşta zorla evlendirildi. Sonra boşandı. Çocuklarını evlatlık vermek zorunda kaldı. 24 yaşındaki genç kadın şimdi kızı ve oğluna...
3- 10. Rıfat Ilgaz festivali (25/06/2005) En çok 'Hababam Sınıfı' adlı romanıyla tanınan şair, yazar, eğitimci Rıfat Ilgaz için doğum yeri olan Cide'de düzenlenen festival 10 yaşına bastı.
4- 'Rıfat Ilgaz' Cide'de (02/07/2004) Rıfat Ilgaz anısına düzenlenen Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'nin 9'uncusu bugün başlıyor.
5- Rıfat Ilgaz memleketi Cide'de anılıyor (10/07/2003) Ölümünün 10. yılında Rıfat Ilgaz anısına memleketi Cide'de düzenlenen Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali'nin bu yıl sekizincisi gerçekleşecek.
6- 'Sultan Kayığı' geliyor... (20/09/2002) Osmanlı sultanlarının Boğaziçi'nde gezdiği 'Sultan Kayığı' dün Kastamonu'nun Cide ilçesinde denize indirildi.
7- Kaymakama çakıllı tuzak (20/11/2001) Cide Kaymakamı Mehmet Firik'in kullandığı otomobil yoldaki kum ve çakıl nedeniyle kayarak denize uçtu.
8- 'Kanyona tekrar geleceğiz' (21/08/2001) Kastamonu'nun Pınarbaşı ilçesindeki Valla Kanyonu'nda altı gün önce kaybolan ve dün gece bulunan beş dağcı, sabaha karşı ilçeye getirildi.
9- Valla'dan iyi haber var (21/08/2001) Kastamonu'daki Valla Kanyonu'na giren beş dağcı Cide'de bulundu. Antalya'da mağarada mahsur kaldığı sanılan altı üniversiteliye ulaşıldı: Rekor deniyoruz.
10- 11 dağcıyla iletişim koptu (20/08/2001) Bugüne kadar az sayıda dağcı ekiplerinin girmeyi göze alabildiği İçel'deki Peynirlik Mağarası ve...
11- Kayıp 5 dağcı aranıyor (19/08/2001) Türkiye'nin en tehlikeli kanyonu olarak bilinen 12 kilometrelik Valla Kanyonu'na perşembe günü girerek kaybolan 5 dağcının yaşamından endişe ediliyor. Valla Kanyonu'ndan bugüne kadar çok az sayıda ekibin geçebildiği öğrenildi
12- İtalyanlar köklerini buldu (15/08/2001) Ataları Enetler'in 3 bin 200 yıl önce Bartın ve çevresinde yaşadığına inanan bir grup...
14- Rıfat Ilgaz doğduğu yerde anılıyor (07/07/2001) Türk edebiyatında toplumcu gerçekçiliğin usta kalemi mizah ve öykü ustası, şair, yazar Rıfat Ilgaz ölümünün 8. yılında anılıyor.
Zümrüt yeşili bir göl: Gideros Koyu! Karadeniz'de maviyle yeşilin arasında yaptılan yolculukta, Kastamonu sınırları içindeki 170 km'lik kıyı bandında mola veriyor. Kastamonu'nun en güzel koylarından biri olan Gideros koyu; kestane, meşe, kayın, şimşir ve çam ağaçlarından oluşan yemyeşil bir örtüyle çevrilerek, zümrüt yeşili bir gölü andırıyor.
Batı Karadeniz'e yaptığımız yolculuk, Sinop'a doğru daha 328 km devam edecek. Kastamonu il sınırları içindeki 170 km'lik kıyı bandını film şeridi gibi gözler önüne seriliyor. Tekne yapımcılığında ünü sınırları aşan Tekkeönü ve Kurucaşile, ilk karşılaştığımız koylar. Yol tarafı ve deniz kenarında heybetli ahşap omurgalar, Karadeniz'in usta ellerinde şekillenerek tekne oluyor ve denize iniyor. Kurucaşile, şirin bir sahil kasabası. Sokak aralarında bile park etmiş araçlar arasında tekne yapanları görmek mümkün. Çekiç, matkap sesleri, atölyelerin boş durmadığının habercisi. Küçük çapta teknelerin yer aldığı balıkçı barınağının içi, renkli yansımaları ile sempati topluyor. Önümüzde Kuşçu köyü, Aydosdere, Sakallı, Cide, Akbayır, Güzelkent, Doğanyurt, İnebolu, Abana, Çatalzeytin gibi birbirinden güzel koylarla süslü yerleşim merkezleri, tatil ve kamp alanlarıyla, plajlar bulunuyor. İmrendirici sakin kumsalların çekiciliği, yol alıp ilerlemenizi engelliyor. Hepsinde durmak ve dantel koyları fotoğraflamak istiyorsunuz. Tepeden seyredip hayale dalmak bile başlı başına bir zevk. Akdeniz'e tezat beton binalar, parsellenmiş yasak bölgeler, küme küme kooperatif evleri ve her koya yerleşmiş tatil köyleri yok. Gürültü, trafik, is, pis, duman yok... Yöre halkı mütevazı, kendi işinde gücünde, turiste alışık, doğayı korumuş, yöresel özellikler kaybolmamış ve hayrettir, Karadeniz hala temiz. Kapısu köy tabelası ile Kastamonu il sınırlarına adım atıyoruz. Aslında her koyu tek tek anlatmak gerek. Fakat bir tanesi var ki, Karadeniz'in en güzel koylarının başında yer alıyor: Kurucaşile-Cide arasında, iki noktaya da 12 km uzaklıktaki Gideros Koyu. Karadeniz'de çıplak toprak görmek neredeyse imkansız, her yer yeşil. Kestane, meşe, kayın, şimşir ve çam ağaçlarından oluşan yemyeşil örtü, Gideros'u da sarıp kucaklamış ve tarifi imkansız güzellikteki yeşille mavinin bütünleştiği, koyu zümrüt yeşili, yüzük taşı benzeri bir göl oluşturmuş. İsmi Cenevizliler'den kalma Gideros Koyu, iki balık lokantası ve birkaç evden oluşuyor. Her açıdan manzarası ve seyri güzel doğa cennetini önceden keşfedenler, Ankara'dan İstanbul'dan balık yemek için gelmeyi adet edinmişler. Virajlar, daralan yollar, rampalar, onların gözünde hiç büyümemiş. Görür görmez hayran kalıp hiç üşenmeden girdim içeri. Yolu beton, 200 metre meyil ve birkaç virajla kıyıya iniliyor. Araçlar için park yeri var. Küçük plajı ise kumsaldan denize girmeye imkan veriyor. İsteyen tekne tutup, koyun dışına da açılabilir. Hamamı, mağarayı görüp denize girebilir, balık da tutabilir, seyir zevki veren koyda, salata ve balık yiyebilirsiniz. "Kazım'ın Yeri" adlı balık lokantasında, Mayıs ayında başlayan barbunya, kalkan, istavrit ve gümüş balığıyla, Eylül ayında çıkan palamutun tadına doyum olmuyor. Tel: (0-366) 871 85 21. Gideros'tan ayrılırken, tepede dönüp bir daha baktım. Her türlü havada dalgaya korunaklı liman, uyuyan görüntüsüyle tarih boyunca nice tekneleri ağırlamış. Aklım Gideros'ta kaldı... Birçok koy aşıp, sarı-mor çiçekli bitki örtüsü içinde ilerlerken bir tabela çıkıyor karşınıza: "Kırmızı, mavi, yeşil deniz, işte Cide'miz". Gerçekten de renkli denizi ve geniş kumsalı alabildiğine uzanıyor. Mayıs-Haziran aylarında en durgun denize sahip Karadeniz kıyısından devam eden yolculuk, bazen orman içi yolculuğuna dönüşüyor. Denize dökülen toprak rengi nehirleri atlayıp Kastamonu-Sinop sınırına yakın, Ginolu Çatalzeytin koyuna kadar uzanıyor.
Tarihçesi Kıyılarını karış karış dolaştığımız Kastamonu'nun iç kısımlarına ve tarihine de bakmak gerekiyor. M.Ö. 18. yüzyılda Gaslar'ın yurdu olmuş. Hititler, Frigler, Kimmerler, Lidyalılar, Persler, Pontus Rumları, Romalılar ve Bizanslılar'ın yönetimine geçmiş. Bizans hanedanı Kommenoslar tarafından yapılan ve Kastamonu şehrinin tarihsel çekirdeğini oluşturan Kastamonu Kalesi, görkemli görüntüsü ile ziyaretçileri etkiliyor. Anadolu'ya Türkler'in gelmeye başlamasından sonra, Danişmentliler'e, Anadolu Selçukluları'na, Çobanoğulları'na, Candaroğulları'na ve Osmanlı İmparatorluğu'na kapılarını açan Kastamonu, dönemin kültür merkezlerinden biri olmuş. Yörede Candaroğulları ve Osmanlılar'a ait Atabey Cami, Mahmut Bey Cami, İsmail Bey Külliyesi, Yılanlı Şifahanesi, Aşirefendi Hanı, Karanlık Bedesten, Nasullah ve Yakupağa Külliyeleri bulunuyor. İnebolu, Abana, Küre, Taşköprü sokaklarındaki Osmanlı mimarisi evler ilgi çekerken, İnebolu kıyılarında yapacağınız bir gezide Kurtuluş Savaşı'nda mermi ve cephane taşımada kullanılmış kayıkları da görme şansınız var. Türkiye'nin çağdaşlaşma sürecinde ayrı bir yeri olan Kastamonu'da 23-31 Ağustos 1925 tarihinde Atatürk Şapka ve Kıyafet devrimini başlatmış. Kastamonu'nun sahip olduğu zengin tarihi ve kültürel mirası kadar ilgi çeken doğası içinde Ilgaz Dağı Milli Parkı, dağcılık ve kış sporlarına meraklıları ağırlarken; zengin orman örtüsü, piknik yerleri, yaylaları, kanyonları ve mağaraları ile de resim ve fotoğraf gibi sanatsal etkinliklere meraklı olanlara olanak tanıyor. Tosya gibi bereketli çentik tarlalarının su yüzeyindeki yansımaları ise ilginç görüntüler oluşturuyor.
NASIL GİDİLİR? İstanbul'dan çıkanlar, devlet yolu ya da otoban ile Bolu üzerinden Gerede'ye gelmeden Yeniçağa yol ayrımını kullanarak, Devrek-Bartın yoluyla Batı Karadeniz sahiline ulaşabilirler. Cide-İnebolu arası sık ve sert virajlara sahip bazı heyelan bölgelerinde, dozerlerin çalışma yaptığı kısa aralıklar stabilize. Sürücüler daralan yol, rampa çıkışı gibi uyarı levhaları ile karşılaşıyor. Bazen de amatör tabelalar görülüyor. "Dikkat ağaç kesimi var" yazılarından sonra, ya kamyonlara tomruk yüklenirken ya da traktörler tarafından çekilen ağaç kütükleri gövdelerine rastlanıyor. Trafik ekibi ve radar görülmese de yerleşim yerlerinden yavaş geçmek ve kent giriş çıkışlarında dikkatli davranmak gerekiyor. İstanbul-Kastamonu arası 520 km
NE YENİR? Gideros Koyu Kazım'ın Yeri'nde, Hanife Yılmaz iyi balık kızartıyor. Amasra'daki ünlü Canlı Balık Restoran'ın pişirme şeklini uygulayan Hanife ana, mısır unu ile kızarttığı balıklara altın sarısı bir renk kazandırıyor. Koca bir tava balık, salata ve biradan oluşan bir yemek, ekonomik fiyatla yenebiliyor. İştah açan temiz havada virajları düşünüp alkol almasanız da, gümüş ve kalkan tava lezzetli. Bir çeşit daha var ama, lezzetinden tanıyamadım. Yumuşak, kılçıksız, beyaz etli balık iskorpitmiş. Hanife ana, "İstanbullullar pek yemez, tanımazsın..." dedi. Nasıl tanımam?.. Trakonya ve iskorpit, ikisi de çarpan ve çirkin balıklardır. Ama iskorpit çok lezizdir. Sahilde zırhla kesilip temizlenen taze kalkan balık dilimleri, deniz suyu ile yıkanıp hazır ediliyor. Salata, bol çeşit ve şaşırtıcı ekonomik fiyatıyla, tekrar gelmek için insana cesaret veriyor. Kastamonu çevresinde etli ekmek, büryan kebabı, çekme helva gibi yöresel yiyecekler de var. Tosya'da tezgahlarda satılan ünlü pirinci, yol kenarında da bulup satın alabilirsiniz.
NEREDE KALINIR? Her koyda, özellikle turistik bölgelerde Cide-Abana-İnebolu gibi plajı ve kumsalı olan bölgelerde konaklama imkanı çok. Ayrıca kamp alanları ve pansiyon bulunabilir. Kastamonu-Sinop kent otelleri alternatif olabilir. Görerek ve yöreyi beğenip otel seçmek en sağlıklısı. Gideros Koyu, Kazım'ın Yeri'nde, mütevazı bungalovlar mevcut.
RIFAT ILGAZ'IN ŞİİRLERİNDE MİZAH ÖGELERİ / KONUŞMA METNİ
ALİ NAZLI
_______________________________________________
10. Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali PANEL'inde Ali NAZLI'nın Yaptığı Konuşmanın Metni ____________________________________________________________________ "Rıfat Ilgaz'ın Şiirinde Mizah Öğeleri" Ali NAZLI ____________________________________________________________________
Halkımızın gözünde, gene halkımızın yaşayan dilinden anlatalım o dönemin felsefesini... Güzel bir örneği vardır eğer dikkat buyurursanız. "Türk Köylüsü" şiiridir ki benim çok hoşuma gittiği için buraya örnek olarak aldım.
TÜRK KÖYLÜSÜ
Topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir. Ferhad'dır Kerem'dir ve Keloğlan'dır. Yol görünür onun garip serine, analar, babalar umudu keser, kahbe felek ona eder oyunu. Çarşambayı sel alır, bir yâr sever el alır, kanadı kırılır çöllerde kalır, ölmeden mezara koyarlar onu. O, «Yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir,» ağu içer su yerine. Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip : "Gayrık yeter!...» demesinler. Ve bir kerre dediler mi : «İsrafil surunu urur mahlukat yerinden durur», toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa. Ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, «Dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...» Nazım Hikmet
Bir başka ozan bilebilecek miyiz acaba, neşesi kaçıyor hüzün, ayrılığın ölümcül sıkıntıları ile tanıdığımız... Kısa bir şiiri:
Nedim'e Dair
Mevsimin tam lale zamanı Geçtim bir akşam Sadabat'tan, Koltuğumda Nedim divanı. Sorma ne kalmış o hayattan? Ne def-i gam eyleyen şarap, Ne mest-i naz... Sadabat harap. Sadabat değil Kağıthane; Çingenenin fal baktığı yer; Lale devri ancak efsane. Koca Nedim? N'oldu o günler? Dilde lezzet bunca mısraın Söylemiyor nerde mezarın
Başka bir şiiri de eğer hatırlayamadıysanız "Dante gibi ortasındayız ömrün..." Cahit Sıtkı (Tarancı) ... Acaba bu örneklerden sonra Rıfat Ilgaz şiirlerinin kaba inşaat tanımı nedir? Vurucu, çarpıcı rengi nasıldır? Sade bir anlatım, imgeden kaçış serbest müstezadın güncelliği yaşayan dilin karakteriyle toplumsal gerçekçiliği diğerlerine benzemeyen tanımadığımız bir tarz... Bu deneyişin yakın plan baktığımızda farkı hemen anlaşılır. Zaten ozan Rıfat Ilgaz şiiri şöyle -kendine göre- yorumluyor: "Sanatla halk arasında uyumu yeniden kurma görevi sömürü düzeni hızını artırdığı sürece kaçınılmaz bir eylem olmalıdır. Her yeni çağ aşağıdan yukarıya doğru itilerle oluşup gelişirken, toplumla içli dışlı olması gereken şair de gerçekçiliğin yeni biçimlerini yaratmaya itilmektedir.Şair toplumu değiştirme, oluşturma çabası içinde kendisini de geliştirip oluşturacaktır.(...) Coşku ve hayranlık yaratan kişidir şair. Bu coşku ve hayranlık benzer koşullar içinde yaşayanlar arasında mümkündür. Bir şairin etkileyici ödevi bu koşulların içindekilerle yüzyüze geldi mi başlar." Böyle özetliyor Rıfat Ilgaz, şiirle kendi arasındaki ilişkiyi, ozan o yolu kalın çizgilerle böyle çiziyor , bu çizgiye sonuna kadar sadık kalıyor. Burada ortaya koyduklarından şiir dünyasında çok olumlu eleştiriler alır
1940-50 arası edebiyat dünyasında tanıdık kişiler onun hakkında çok önemli eleştiriler yazacaklardır: Asım Akşar, Oktay Akbal, Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Avedis Aliksanyan, Pertev Naili Boratav, Hüsamettin Bozok, Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Hulusi Dosdoğru, Abdülbaki Gölpınarlı, Kenan Harun, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Fahir Onger, Kemal Salih Sel, Ref'i Cevat Ulunay,Yusuf Ahıskalı, Ömer Bedrettin Uşaklı...vd. Rıfat Ilgaz hakkında bir çok eleştiri yazmış olan bu önemli kişiler daha sonra Asım Bezirci'nin kendisiyle uzun bir söyleşi yaparak yazmış olduğu "Rıfat Ilgaz" adlı kitap değerlendirmeler için çok önemlidir. Bu şiir dünyasının, edebiyat dünyasının önemli kişilerinin yazdıkları o kadar ince birer edebiyat ürünüdür ki, buraya birebir hepsini almak isterdik ama bu mümkün değil.Kısa olması bakımından bazılarını buraya sadece size örnek olsun diye alacağım ama öncelikle Rıfat Ilgaz'ın "Alişim" şiirine bir bakalım. Alişim, biliyorsunuz ki Trakya yöresinin bir türküsünün kahramanıdır:
Alişim
Kasnağından fırlayan kayışa kaptırdın mı kolunu Alişim! Daha dün öğle paydosundan önce Zileli'nin gitti ayakları. Yazıldı onun da raporu: "İhmalden!" Gidenler gitti Alişim, boş kaldı ceketin sağ kolu... Hadi köyüne döndün diyelim, tek elle sabanı kavrasan bile sarı öküz gün görmüştür, anlar işin içyüzünü! Üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün Ağanın davarlarına geçer... Kim görecek kepenek altında eksiğini kapılanırsın boğazı tokluğuna. Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman beklesin mızrabını. Sağ yanın yastık ister Alişim, sol yayın sevdiğini. Ama kızlar da, emektar sazın gibi, çifte kol ister saracak! Rıfat ILGAZ
Asım Bezirci, bu ilk şiirler için: "Yalın, akıcı bir dili vardır. Orhan Veli gibi Ilgaz'da kapalı, süslü, yapma, şairane anlatımlardan hoşlanmıyor, belagata olduğu kadar geleneğe de sırt çeviriyor. İmgeye, lirizme, ölçüye ve uyağa boş veriyor." Bezirci, mizah yönüyle Orhan Veli, Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi karşılaştırmaları yapar ve şöyle der: "Orhan Veli, özellikle Garip döneminde batıcıdır, Ilgaz ise yerli ve yereldir. Orhan Veli, halk gibi olmaya özenir, Ilgaz ise halktan biridir. Ilgaz her şeyiyle yerli bir yazardır. Dili, konuları, mizahı ve yerel renkleriyle Hüseyin Rahmi, ya da Ahmet Rasim'i andıran ama dünya ve sanat anlayışıyla onlardan ayrılan bu yerellik şiirleri daha bir ilginç kılar." Bezirci'den başlayarak diğer değerlendirmecilerin yazılarından yapacağımız alıntılar, dikkat buyurun, bir amaca, yöne doğru çekmek istiyoruz konuyu, bu Ilgaz'ın şiirlerinde kullandığı, O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah ögesi.Bu ögelerle şiirine kattığı tat, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir.Kullandığı dil, yerelliği, şiirsel anlamlılığından kaçış, belagata önem vermeyiş, Rıfat Ilgaz'ın sanatında vazgeçemediklerindendir, sanatının temel taşları bunlardır.Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir.Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır.Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.
"Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar, hoş gördük Gün oldu nar gibi kızarmış ekmekleri bekleyen tezgahtarı bile kıskandık Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında Hem de kafamız kadar..." Rıfat ILGAZ
Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim boş konuşup laf ola, beri gele cinsinden öldürdüğümüz zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz'dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.
Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır:
Seninle sanatoryumda tanışmıştık O günler bir türlü unutulmuyor Ne tatlı sigara içerdik biliyor musun hemşirelerden saklı. Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk. Gelmediği için ödeneğin o günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni. Sonra da para bulmuştun yatmaya, lakin zaman bulamadın Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım. Hani vaktinde gitmedin değil Kötüleşti dünyanın hali, En güzeli işin peşinde çoluk çocuk bırakmadın Kış geliyor karakış, ne soba var, ne bir dirhem odun. İşleri sorsan eskisinden sıkı. Ve aldığımız para malum Yaşamak zor azizim, Sağ olsaydın eğer, Nasıl bulacaktın her gün Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı? Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın. Biz hala öğrenemedik senin kadar Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı. Rıfat ILGAZ
Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkan ozan ancak uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşu na ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katmaktadır.
Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri RI'ın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur.Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, RI sanatı. Sizi O'nun en beğendiğim bir şiiriyle bitirerek burada selamlamak istiyorum:
ÖĞÜNSEK Mİ?
Kerem de girdi sıraya Boğaziçi'nde bir lisede yatılı... Otuz yıl önce Yatıp kalkma zorluğundan Bu okulda okumuştu Torunumun babası da
Biz hep böyle torun torba HABABAM SINIF'larında yetiştik Biraz başarı, biraz beceri, Kitabıma el basarım ki, doğru!
Gördükçe boy boy geriden gelenleri Seviniyoruz tükenmediğimize, Biraz da öğünüyoruz!
Geriden gelmeleri güzel de, İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa, Böyle bizim gibi, diyorum, Bizim gibi onlar da, Ya bir gün göçüp giderlerse, Böyle gözleri açık Bizim gibi...
Rıfat ILGAZ ____________________________________________________________________ (Video Kaset Çözümü ve Fotoğraflar: Ali ŞAHİN) ____________________________________________________________________
GİDE GİDE CİDE / GEZİ
ALİ ŞAHİN
______________________________________________
Şair Rıfat Ilgaz'ın: "Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mesçitin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları..." dediği kasabada, Cide'deyiz. "Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü" diye kendini tanıtan "mimli şair ve ünlü yazarımız" Koca Çınar Rıfat Ilgaz ölümünün 12. yılında, memleketi olan Kastamonu'nun Cide ilçesinde 8-9-10 Temmuz tarihlerinde düzenlenen ''10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' nde anıldı.
"Cide, eski adı Agillius. Kraliçe Amastrist'in ölümünden sonra Kaytros, Sesamos ve Cramna şehirleri bilinmez bir nedenle 'yer ile yeksan 'ediliyor. Bu kentlerin köleleri kaçıp kurtuluyor. Şimdiki Cide düzlüğüne yerleşip Agillius'u kuruyorlar. ( MÖ 3. yy. ) Cide halkının çoğunluğu dışarda, ekmek parası peşinde. Cide, aynı zamanda Rıfat Ilgaz'ın da kasabası. Ölümünden önce gelip, doğduğu bu kasabaya yerleşti. Bir süre de burada yaşadı. Romanlar yazdı Cide ve Cideliler üzerine. Şimdi doğduğu ev yıkılmak üzere , umarız yıkılıp yokolmadan birileri sahip çıkar da unutturmazlar tarihlerini. Cide kocaman bir sahil şeridiyle başlıyor. Ilgaz ,Uzunkum koymuş adını. Cide 'sarıyazma'sını da ondan öğrendi Türkiye. Sarıyazma almak isterseniz limandan epey içerdeki şehir merkezinde bulabilirsiniz. Korunaklı bir limanı var. Karadeniz'de çok az yerde bulunan düzlük arazi üzerine kurulmuş şehir." (http://www.geziturkiye.com) "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...
Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!" diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı. Cide halkının ve kendisinin en önemli isteklerinin Rıfat Ilgaz'ın doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restore edilmesi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." dedi. Daha sonra: Babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekerek, ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanı olan Sarı Yazma'da, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Aramızdan ayrılışının ikinci yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl onuncusu yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.
Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir ise, Rıfat Ilgaz'ın doğduğu evin müze ve kültür merkezi yapılması şartıyla yaklaşık iki hafta önce Kültür Bakanlığı'ndan devralındığını belirterek, çalışmalara en kısa zamanda başlanacağının gelecek yıl düzenlenecek festivale tarihi evin müze ve kültür merkezi olarak hazır hale getirileceğinin müjdesini verdi. "Ömrünü Cide'nin tanıtımına ve Cidelilerin aydınlanmasına adayan bu değerli hemşerimize olan borcumuzu ödemek istiyoruz. O güzel insan sayesinde kasabamız dünya tarafından tanındı'' dedi. Başkan Demir, konuşmasını Ilgaz'ın Cide için yazdığı bir şiirinden alıntı yaparak, ''Anan ne iyi etmiş de seni burda doğurmuş Rıfat Hoca'' sözleriyle tamamladı. Demir'in konuşmasından sonra Sarıyazma Folklor Ekibi'nin Yöresel oyunlar gösterisi yapıldı. CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım' ın da katıldığı törenin ardından Saat 20.30'da Belediye Sahil Düğün Salonu'nda Recai Yılmaz'ın sunduğu "Cide Fotoğrafları Gösterisi"; 21.00'de aynı salonda "Ruhi Su Dostlar Korosu"nun beğeniyle izlenen konseri ile devam etti festival.
9 temmuz Cumartesi günü saat 11.00'de HEM salonunda Çocukların da katılımıyla "Öykü Oluşturma" (Yaratıcı Drama Teknikleri) programı vardı. Nilay YILMAZ yönetiminde, Rıfat Ilgaz'ın "Bacaksız Kamyon Sürücüsü" adlı çocuk romanı canlandırıldı. Çocukların oldukça eğlenceli zamanlar geçirdiği etkinliği aileleri de ilgiyle izlediler. Etkinlik sonrası çocuklara Rıfat Ilgaz'ın çocuk romanları armağan edildi. 13.30'da "Ses Yarışması"; (Esnaflar ve Sanatkarlar Odası) ve "Bisiklet Yarışması"; (Rıza Gürsoy); 16.30'da ise Belediye Sahil Düğün Salonunda yapılması planlanan konferansa Cumhuriyet başyazarı Mustafa BALBAY gel(e)meyince konuklar "Avrupa Birliği" konusunda "o anda orada bulunan" romancı Burhan GÜNEL ve AKP Kastamonu Milletvekili Musa SIVACIOĞLU'nu izlemek durumunda kaldılar... Aynı salonda yapılması planlanan saat 18.00'deki "Rıfat Ilgazlı Yıllar" paneli de gecikmeli olarak 18.30'da başladı. Konuşmacılardan Rıfat Ilgaz'ın yakın arkadaşı Erol Şadi Erdinç " Rıfat Ilgaz önce hocamız, sonra dostumuz oldu. Yeni Gazete'de Şükran Kurdakul, Nihat Tunalı ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çalıştık. Mizah burjuvazinin küçük insana gülüşüdür. Rıfat Ilgaz'ın mizahında ise küçük insan burjuvaziye güler. Rıfat Ilgaz'ın mizahı evrenseldir." dedi. Ilgaz'ın yakın dostlarından Mehmet Saydur ise Rıfat Ilgaz ile tanışmalarını, Hababam Sınıfı'nda Kel Mahmut olarak yer alan Nihat Dicle ile Rıfat Ilgaz'ı bir araya getirişini anlattı. Ali NAZLI da Ilgaz'ın edebiyatımızdaki yeri ve şiirindeki mizah üzerine konuştu: Nazım Hikmet'in "Türk Köylüsü" , R. Ilgaz'ın "Alişim" , "İşte Böyle Azizim" , ve "Öğünsek mi?" şiirleriyle konuşmasını renklendiren Ali Nazlı, Rıfat Ilgaz Şiirini şöyle değerlendirdi: "O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah öğesidir. Bu öğelerle şiirine kattığı tattır, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir. Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir. Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır. Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.
"Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar, /Hoş gördük/ Gün oldu/ Nar gibi kızarmış ekmekleri/ Bekleyen tezgahtarı bile kıskandık/ Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..."
Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim boş konuşup laf ola, beri gele cinsinden öldürdüğümüz zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz’dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.
Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır: "Seninle sanatoryumda tanışmıştık/ O günler bir türlü unutulmuyor/ Ne tatlı sigara içerdik/ Biliyor musun hemşirelerden saklı./ Sonra bir yolculuktan bahseder gibi/ Uzun uzun ölümden konuşurduk./ Gelmediği için ödeneğin/ O günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni./ Sonra da para bulmuştun yatmaya,/ Lakin zaman bulamadın/ Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım./ Hani vaktinde gitmedin değil/ Kötüleşti dünyanın hali,/ En güzeli işin peşinde/ Çoluk çocuk bırakmadın/ Kış geliyor karakış,/ Ne soba var, ne bir dirhem odun./ İşleri sorsan eskisinden sıkı./ Ve aldığımız para malum/ Yaşamak zor azizim,/ Sağ olsaydın eğer,/ Nasıl bulacaktın her gün/ Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı?/ Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın./ Biz hala öğrenemedik senin kadar/ Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı."
Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkar ozan. Uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşuna ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katıyor. Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri Rıfat Ilgazın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur. Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, Rıfat Ilgaz sanatı. Sizi, O'nun en beğendiğim bir şiiriyle sözlerimi bitirerek selamlamak istiyorum:
"ÖĞÜNSEK Mİ?/ Kerem de girdi sıraya/ Boğaziçi'nde bir lisede yatılı.../ Otuz yıl önce/ Yatıp kalkma zorluğundan/ Bu okulda okumuştu/ Torunumun babası da// Biz hep böyle torun torba/ HABABAM SINIF'larında yetiştik/ Biraz başarı, biraz beceri,/ Kitabıma el basarım ki, doğru!// Gördükçe boy boy geriden gelenleri/ Seviniyoruz tükenmediğimize,/ Biraz da öğünüyoruz!// Geriden gelmeleri güzel de,/ İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa,/ Böyle bizim gibi, diyorum,/ Bizim gibi onlar da,/ Ya bir gün göçüp giderlerse,/ Böyle gözleri açık/ Bizim gibi..."
20.30'da Cide Stadı'ndaki havai fişek gösterileri eşliğinde Songül KARLI ve Barış AKARSU konseri ile 2. gün programı sona erdi. Barış Akarsu, sahneden ayrılırken bir de söz verdi: "Merhum Rıfat hocamızın yaşadığı evi gördüm, çok üzüldüm. Restorasyonun yapılacağını söylediler. Restorasyon sırasında benim de bir katkım olacaksa, seve seve elimden geleni yapmaya hazırım" dedi. Festival 10 temmuz pazar günü saat 11.00 Recai YILMAZ rehberliğinde yapılan "Cide ve Çevreyi Tanıma Gezileri" ile kapandı.
12 yıldır olduğu gibi yine Rıfat Ilgazın evi gündemdeki yerini koruyordu, artık beklemeye ye tahammülü yok pek ; göçmek üzere... Vaatler dönemini bitirip icraata geçmeli ilgililer, etkili ve yetkililer... Yöresel yanı yanında ölüm yıldönümünde usta şairin anılıp yaşatıldığı bir festival konumunda Cide Rıfat Ilgaz... Festivali. Yemyeşil dağlar arasında deniz, kum, güneş, yeşille-mavinin cümbüşünü arayanlar Rıfaz Ilgaz "soslu" Sarı Yazma diyarına buyursun; O'nlar her yıl Temmuz başı Ora'dalar...
Şair Rıfat Ilgaz’ın: "Martıların düşürdüğü tohumdan/ Filizlendiğine inandığım kasabamız/ Yosun kokardı evleri/ Çarşıları midye kokardı/ Çekirdeği çölden gelen mesçitin/ Boy attığına şaşardım/ Bu deniz yüklü havada/ Nedense gelişemedi bir türlü/ En şirin yerine dikilen/ İrili ufaklı mezar taşları..." dediği kasabada, Cide'deyiz. "Sınıfın ozanıyım mimli,/ Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü" diye kendini tanıtan "mimli şair ve ünlü yazarımız" Koca Çınar Rıfat Ilgaz ölümünün 12. yılında, memleketi olan Kastamonu'nun Cide ilçesinde 8-9-10 Temmuz tarihlerinde düzenlenen ''10. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali'' nde anıldı.
"Cide, eski adı Agillius. Kraliçe Amastrist'in ölümünden sonra Kaytros, Sesamos ve Cramna şehirleri bilinmez bir nedenle 'yer ile yeksan 'ediliyor. Bu kentlerin köleleri kaçıp kurtuluyor. Şimdiki Cide düzlüğüne yerleşip Agillius'u kuruyorlar. ( MÖ 3. yy. ) Cide halkının çoğunluğu dışarda, ekmek parası peşinde. Cide, aynı zamanda Rıfat Ilgaz'ın da kasabası. Ölümünden önce gelip, doğduğu bu kasabaya yerleşti. Bir süre de burada yaşadı. Romanlar yazdı Cide ve Cideliler üzerine. Şimdi doğduğu ev yıkılmak üzere , umarız yıkılıp yokolmadan birileri sahip çıkar da unutturmazlar tarihlerini. Cide kocaman bir sahil şeridiyle başlıyor. Ilgaz ,Uzunkum koymuş adını. Cide 'sarıyazma'sını da ondan öğrendi Türkiye. Sarıyazma almak isterseniz limandan epey içerdeki şehir merkezinde bulabilirsiniz. Korunaklı bir limanı var. Karadeniz'de çok az yerde bulunan düzlük arazi üzerine kurulmuş şehir." (http://www.geziturkiye.com) "Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide'nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim." der Rıfat Ilgaz da Sarıyazma adlı romanında...
Sarıyazma Festivali, 8 temmuz cuma günü saat 16.00'da Cideli çocukların başlarına bağladıkları sarıyazmalar ile Ilgaz'ın doğduğu tarihi evin önünden Belediye Meydanı'na kadar "Festival Yürüyüşü" ile başladı. Anıta Çelenk koymadan sonra İlk konuşmayı Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi adına Ilgaz'ın ; "Her saltanatın bir sonu var oğlum,/ Buna musalla taşları şahit!// Son sözümü henüz söylemeden/ İşte geldim, gidiyorum,/ Altımda bir kuru tabut!// Tacım, tahtım sana emanet!" diyerek "tacını. tahtını emanet ettiği" oğlu, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz yaparak babasının doğduğu evin müze yapılabilmesi için tüm Cidelileri katkıda bulunmaya çağırdı. Cide halkının ve kendisinin en önemli isteklerinin Rıfat Ilgaz'ın doğduğu ve bir süre önce Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınan tarihi evin restore edilmesi olduğunu dile getirerek, "Her bir Cideli bunun için bir tek çivi getirse, bu iş gelecek festivale kadar tamamlanmış olur. Babamın doğduğu evin bir an önce müze ve kültür merkezi olarak hizmete açılmasını istiyoruz. Umarım gelecek yıl düzenlenecek festivale yetişir. Eğer gerçekleşirse babamın özel eşyalarını ve kitaplarını da müzeye bağışlayacağım." dedi. Daha sonra: Babasının memleketi Cide'ye olan sonsuz bağlılığına dikkat çekerek, ''Babam 7 Temmuz 1993'te İstanbul'da hayatını kaybetti. O yazdığı son romanı olan Sarı Yazma'da, 'Bir gün öleceğim ve bir festivalle anılacağım' diyordu. Aramızdan ayrılışının ikinci yılında başladığımız festival ile bunu gerçekleştirebildik. Bu yıl onuncusu yapılan bu festival ile dilerim ki, bu şirin sahil kasabası babamın da ömrü boyunca arzuladığı gibi turizme gereken önemi verir ve hak ettiği değeri görür'' diye konuştu.
Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir ise, Rıfat Ilgaz'ın doğduğu evin müze ve kültür merkezi yapılması şartıyla yaklaşık iki hafta önce Kültür Bakanlığı'ndan devralındığını belirterek, çalışmalara en kısa zamanda başlanacağının gelecek yıl düzenlenecek festivale tarihi evin müze ve kültür merkezi olarak hazır hale getirileceğinin müjdesini verdi. "Ömrünü Cide'nin tanıtımına ve Cidelilerin aydınlanmasına adayan bu değerli hemşerimize olan borcumuzu ödemek istiyoruz. O güzel insan sayesinde kasabamız dünya tarafından tanındı'' dedi. Başkan Demir, konuşmasını Ilgaz'ın Cide için yazdığı bir şiirinden alıntı yaparak, ''Anan ne iyi etmiş de seni burda doğurmuş Rıfat Hoca'' sözleriyle tamamladı. Demir'in konuşmasından sonra Sarıyazma Folklor Ekibi'nin Yöresel oyunlar gösterisi yapıldı. CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım' ın da katıldığı törenin ardından Saat 20.30'da Belediye Sahil Düğün Salonu'nda Recai Yılmaz'ın sunduğu "Cide Fotoğrafları Gösterisi"; 21.00'de aynı salonda "Ruhi Su Dostlar Korosu"nun beğeniyle izlenen konseri ile devam etti festival.
9 temmuz Cumartesi günü saat 11.00'de HEM salonunda Çocukların da katılımıyla "Öykü Oluşturma" (Yaratıcı Drama Teknikleri) programı vardı. Nilay YILMAZ yönetiminde, Rıfat Ilgaz'ın “Bacaksız Kamyon Sürücüsü” adlı çocuk romanı canlandırıldı. Çocukların oldukça eğlenceli zamanlar geçirdiği etkinliği aileleri de ilgiyle izlediler. Etkinlik sonrası çocuklara Rıfat Ilgaz'ın çocuk romanları armağan edildi. 13.30'da "Ses Yarışması"; (Esnaflar ve Sanatkarlar Odası) ve "Bisiklet Yarışması"; (Rıza Gürsoy); 16.30'da ise Belediye Sahil Düğün Salonunda yapılması planlanan konferansa Cumhuriyet başyazarı Mustafa BALBAY gel(e)meyince konuklar "Avrupa Birliği" konusunda "o anda orada bulunan" romancı Burhan GÜNEL ve AKP Kastamonu Milletvekili Musa SIVACIOĞLU'nu izlemek durumunda kaldılar... Aynı salonda yapılması planlanan saat 18.00'deki "Rıfat Ilgazlı Yıllar" paneli de gecikmeli olarak 18.30'da başladı. Konuşmacılardan Rıfat Ilgaz'ın yakın arkadaşı Erol Şadi Erdinç " Rıfat Ilgaz önce hocamız, sonra dostumuz oldu. Yeni Gazete'de Şükran Kurdakul, Nihat Tunalı ve Rıfat Ilgaz ile birlikte çalıştık. Mizah burjuvazinin küçük insana gülüşüdür. Rıfat Ilgaz'ın mizahında ise küçük insan burjuvaziye güler. Rıfat Ilgaz'ın mizahı evrenseldir." dedi. Ilgaz'ın yakın dostlarından Mehmet Saydur ise Rıfat Ilgaz ile tanışmalarını, Hababam Sınıfı'nda Kel Mahmut olarak yer alan Nihat Dicle ile Rıfat Ilgaz'ı bir araya getirişini anlattı. Ali NAZLI da Ilgaz'ın edebiyatımızdaki yeri ve şiirindeki mizah üzerine konuştu: Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” ; Ilgaz’ın “Alişim” “İşte Böyle Azizim” ve “Öğünsek mi?” şiirleriyle konuşmasını renklendiren Ali Nazlı, Rıfat Ilgaz Şiirini şöyle değerlendirdi “O'nu diğer ozanlardan ayıran mizah öğesidir. Bu öğelerle şiirine kattığı tattır, bu tat ile toplumcu-gerçekçi çizgide ilerlerken izleyici değil, kendine özgü bir çığır açmış olur ki, bu "Ilgaz Şiiri"dir. Şiirde kullandığı mizah bir başka temel taştır ki, bugüne değin kullanma cesaretini başka ozanlar gösterememiştir. Bunları kullanan ozanlar ya Nasrettin Hoca fıkralarında ya da fabllarda kullanmışlardır. Divan edebiyatı "Harname"si bir örnek gibi görünse de toplumsal değildir: Hepinizin bildiği "Bir eşek var idi zaif-i nizar/ Yük elinden kat'i şikeste vü zar..." diye başlar. Halk edebiyatında buna benzer taşlamalar, incelikle toplumcu gerçekçiliğin ötesindedir: "Manda yuva yapmış söğüt dalına/ Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?" cinsinden ya da "Aslı yok yaylasındaki koyunlar"ı anlatır.
"Merhamet" şiirini hepiniz bilirsiniz. "Merhamet" şiirindeki şu dizelere bir daha bakalım: "Rızkımızdan para çaldılar, /Hoş gördük/ Gün oldu/ Nar gibi kızarmış ekmekleri/ Bekleyen tezgahtarı bile kıskandık/ Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..."
Burada anlatılan mizahın inceliği, aymazlıklarımızın üstüne bir bir kova su gibi dökülür sanki. Bizi çileden çıkaracak keskinlikte değildir; isyanımız göğe yükselmez de dudaklarımızda bir tebessümle, başımızla onaylatıp doğru dedirten cinstendir. Rıfat Ilgaz, insanı çaresiz, sübabı kapatılmış buhar kazanı gibi patlatmak için zora koşmaz, zıtlıkları mizah sosu ile pişirip önümüze sürüşü tadı doyumsuzdur. "Rızkımızdan para kazandılar, hoş gördük..." Burada kullanılan karşıtlık- çelişki- toplumun aynasıdır. Bugün aynı "rızık" elimizden alınıyor, sesimiz çıkmıyor; kim bunun tersini söyleyebilir? Kim boş konuşup laf ola, beri gele cinsinden öldürdüğümüz zamanların da yaşamımızdan ne kadarını aldığını bilebilir? "Nar mı yetiştirmedik kavak ağaçlarında/ Hem de kafamız kadar..." Boşa giden zamanları, disipline edilemeyen yaşamları bundan daha güzel karikatürize edebilir mi? Burada size bir de Abdülbaki Gölpınarlı'nın bir eleştirisini okumak istiyorum.: "Halkın diliyle konuşan, halkın nüktelerini duyuran, bize her şiirinde en acı şeylere karşı bile dudaklarında derin ve manalı gülümsemeyle görünen Rıfat Ilgaz’dan çok şeyler bekliyoruz." demektedir. Beklentiler boşa çıkmayacak, fazlasıyla ürün verecektir.
Şiirdeki tadın gülümseme öğesiyle geldiğini ama bunun acı gülümseme olduğunun altını çizer. Belki Rıfat Ilgaz sanatının temeli bu gülümsemeyle ilgili. Belki değil mutlaka gülümsemeyle ilgili... Bu sanatın, bu şiir anlayışının kristalize edilmiş özsuyu sanatına değişik çeşniyi veren öğe içine katılan mizahtan geliyor. "İşte Böyle Azizim" şiirine bir bakalım, çünkü burada kendisi anlatılmaktadır: ”Seninle sanatoryumda tanışmıştık/ O günler bir türlü unutulmuyor/ Ne tatlı sigara içerdik/ Biliyor musun hemşirelerden saklı./ Sonra bir yolculuktan bahseder gibi/ Uzun uzun ölümden konuşurduk./ Gelmediği için ödeneğin/ O günlerde az kaldı taburcu edeceklerdi seni./ Sonra da para bulmuştun yatmaya,/ Lakin zaman bulamadın/ Bir gün çıkarsın diye adresini almıştım./ Hani vaktinde gitmedin değil/ Kötüleşti dünyanın hali,/ En güzeli işin peşinde/ Çoluk çocuk bırakmadın/ Kış geliyor karakış,/ Ne soba var, ne bir dirhem odun./ İşleri sorsan eskisinden sıkı./ Ve aldığımız para malum/ Yaşamak zor azizim,/ Sağ olsaydın eğer,/ Nasıl bulacaktın her gün/ Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı?/ Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın./ Biz hala öğrenemedik senin kadar/ Etsiz, ekmeksiz ,parasız,pulsuz yaşamayı.”
Ölen dostu ile yapılan yarenlikte yaptıkları, konuştukları, "Sonra bir yolculuktan bahseder gibi uzun uzun ölümden konuşurduk" Ölümle yolculuk arasında bir ilinti olduğu gerçeğinden yola çıkar ozan. Uzun uzun ölümden konuşma bir kabulleniş gibi görünmektedir. Her iki dizedeki ölümle yolculuğun bu denli içli dışlı oluşuna ozan kahırla bakmıyor. Uzun uzun ikilemiyle mizahi bir boyut katıyor. Ancak yola çıkacak bir yolcu,bir dost için söylenebilecek kabilden sözlere benziyor bu benzetişin ortaya koyduğu tatlı gülümseme. İçimizi burkarak anlatır Ilgaz. Evlenmeyişin, çoluk çocuğun olmayışı için "en güzeli işin" diyerek onlar kış gereksinmelerini nasıl temin ederlerdi? Diye alaylı bir bakışı vardır. "Parasız pulsuz yaşamayı biz hala öğrenemedik" mizahi çok hoş bir deyişle, yani azizim diyor, yukardaki gereksinmeleri de göğüslemek pek kolay değil, tıpkı bir dostla sohbet eder gibi. Bu sanat yalın, toplumsal gerçekçiliğin buruk mizah tadıyla bizi uyandıran, kendimize getiren Ilgaz sanatıdır. Bitirdiğimiz her şiirden sonra kendimizi ıssız denizlerde çaresiz, kör kuyularda yalnız, çıkmaz sokaklarda kılavuzsuz hissetmeyiz, aksine içimizdeki umut mum ışığıyla doymuş olarak tekrar tekrar okumak isteriz. Karadeniz insanının kendisiyle dalga geçen yaratıcı mizah kendiri Rıfat Ilgaz’ın yapıtlarında boy atıp beğenimize sunulmuştur. Bu, Cide yöresinin sarı yazma kültürüyle yoğrulmuş, doruk noktalara ulaşmış özgün bir sanattır. Mizah soslu, toplumsal gerçekçi, yalın anlatımlı, herkesimin anlayacağı bir sanat, Rıfat Ilgaz sanatı. Sizi, O'nun en beğendiğim bir şiiriyle sözlerimi bitirerek selamlamak istiyorum: ”ÖĞÜNSEK Mİ?/ Kerem de girdi sıraya/ Boğaziçi'nde bir lisede yatılı.../ Otuz yıl önce/ Yatıp kalkma zorluğundan/ Bu okulda okumuştu/ Torunumun babası da// Biz hep böyle torun torba/ HABABAM SINIF'larında yetiştik/ Biraz başarı, biraz beceri,/ Kitabıma el basarım ki, doğru!// Gördükçe boy boy geriden gelenleri/ Seviniyoruz tükenmediğimize,/ Biraz da öğünüyoruz!// Geriden gelmeleri güzel de,/ İçime bir kuşku düşüyor ne de olsa,/ Böyle bizim gibi, diyorum,/ Bizim gibi onlar da,/ Ya bir gün göçüp giderlerse,/ Böyle gözleri açık/ Bizim gibi...”
20.30'da Cide Stadı'ndaki havai fişek gösterileri eşliğinde Songül KARLI ve Barış AKARSU konseri ile 2. gün programı sona erdi. Barış Akarsu, sahneden ayrılırken bir de söz verdi: "Merhum Rıfat hocamızın yaşadığı evi gördüm, çok üzüldüm. Restorasyonun yapılacağını söylediler. Restorasyon sırasında benim de bir katkım olacaksa, seve seve elimden geleni yapmaya hazırım" dedi. Festival 10 temmuz pazar günü saat 11.00 Recai YILMAZ rehberliğinde yapılan "Cide ve Çevreyi Tanıma Gezileri" ile kapandı.
12 yıldır olduğu gibi yine Rıfat Ilgaz’ın evi gündemdeki yerini koruyordu, artık beklemeye ye tahammülü yok pek ; göçmek üzere... Vaatler dönemini bitirip icraata geçmeli ilgililer, etkili ve yetkililer... Yöresel yanı yanında ölüm yıldönümünde usta şairin anılıp yaşatıldığı bir festival konumunda Cide Rıfat Ilgaz... Festivali. Yemyeşil dağlar arasında deniz, kum, güneş, yeşille-mavinin cümbüşünü arayanlar Rıfaz Ilgaz “soslu” Sarı Yazma diyarına buyursun; O’nlar her yıl Temmuz başı Ora’dalar...
***
Gezilecek Görülecek Yerler
Kastamonu ilinin kuzey batı bölümünde Cide, Azdavay, Pınarbaşı ilçeleri ile Bartın ilinin doğu bölümü arasındaki bölüm 07.07.2000 tarihinde Küre Dağları Milli Parkı adı altında ayrılmış ve milli park ilan edilmiştir. Park 37000 hektarlık bir yüzölçümüne sahiptir. Milli park sınırları içinde pek çok kanyon, mağara ve koylar bulunmaktadır.
Gideros koyu Cide'ye Amasra yönünde 13 km uzaklıkta bulunmaktadır. Koruma altındaki bu doğa harikası koyun tarihi M.Ö.5000 yıllara Sümer ve Hitit uygarliklarina dayanmaktadır. Homeros'un ünlü eseri Ilyada destanında Gideros'tan o zamanki adı Kytoros ile bahsedilmektedir. Cide Amasra arasında yoldan görülebilen koyda birçok balık restoranı bulunmaktadır. yoldan koy içine araçla inmek mümkündür.
Valla Kanyonu yer yer 800 ile 1200 metreye ulaşan yüksek ve sarp kayalıklar oluşan yan duvarlarıyla Cide Pınarbaşı arasında 12 km boyunca uzanmaktadır. Küre Dağları içerisinde yeralan kanyonların en büyüğü Valla Kanyonu’dur. Kanyonun teçhizatsız geçilmesi mümkün değildir ancak araçla ulaşılabilen, kanyonu yukardan seyredilebilecek yerler mevcuttur.
Ilgarini Mağarası Cide'ye 36 km uzaklıktaki Sorkun Yaylasında bulunmaktadır. Yaylaya kadar araçla ulaşım mümkündür. Yayladan mağaraya yaklaşık iki saatlik bir yürüyüş yolu sonunda mağaraya ulaşılır.
Mağaranın tabii kemereli girişi geçildikten sonra mağara içerde iki kola ayrılır. Girişteki yıkıntıların Bizans döneminden kalma köy yıkıntıları olduğu sanılmaktadır. Sağ taraftaki düz yolda bir su sarnıcı bulunmaktadır. Zamanla tahribata uğramış odaların olduğu bu bölüme avizeli salon denilmektedir. Sol taraftaki bölümü ise giriş seviyesine göre 250 metre aşağıya inen bir yol takip etmektedir. Bu haliyle dünyanın 4. en derin mağarası olduğu söylenmektedir. Virajlarla aşağıya inen yolun sonundaki düzlükte bir adet kilise ve yedi tane mezar kalıntısı bulunmaktadır. Fakat bu kalıntılar gerek zamanla gerek araştırmacılar gerekse korsan kazıcılar tarafından tahrip edilmiştir. Bu seviyeden sonra daha aşağılara inebilmek için teknik malzemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Ulaşılabilen yere kadar mağaranın uzunluğu 858 metredir.
Aydos Koyu Cide'ye, İnebolu yönünde 12 km uzaklıkta yer almaktadır. Aydos çayının denize ulaştığı yerde bulunan koy, bir birine geçmiş iki koydan oluşmaktadır.
Aydos kanyonu, Aydos çayının boyunca yeralmaktadır. Büyük bir kısmı araçla ile gezilebilmektedir. Belli bir yerden sonra yola yaya devam etmek zorunludur. Kanyon üzerinde pek çok küçüklü büyüklü şelale ve göller bulunmaktadır
Cide ve Rıfat Ilgaz… İkisini ve hep merak etmişimdir. Ama çeşitli sosyo-ekonomik nedenler elimi kolumu bağladı; ikincisi ile birincisinden önce tanıştırdı kader. Nerde… Bana kalsa Rıfat Ilgaz Ilgaz’la da görüşmem mümkün olmayacakmış; bereket devlet baba katkıda bulundu, özel araçları ile O’nu Cide’den alıp Kastamonu’ya bizi de Taşköprü’den alıp Kastamonu’ya götürdü de pek lüks beş yıldızlı bir otel olmasa da “Kantar Palas”ta görüştürdü, kısıtlı da olsa. Buna sebep elbette ekonomik bağımlılık: çünkü kendi araçlarıyla bizi oraya taşıdığı için O’nun izin verdiği oranda ya da kaçamak bakışlarla görüşebiliyorduk göz bağlarımızı araladığı ya da bizim gizliden gizliye merak ederek aralayabildiğimiz oranda.
Cide’ye gelince… Taşköprü Nire, Cide Nire’ydi benim için… Zar zor edindiğim kötü Murat 131 ile Kastamonu’da şube müdürlüğü yaparken biraz kafa dinlemek istedik de çoluk çocuk öyle görebildik Cide’yi 1998 festivalinde… Bu yıl 11. si olduğuna göre demek ki biz 3. süne teşrif etmişiz. Ilgaz’ın5. ölüm yıldönümünde yapılan 3. festivale. Konuşmasında oğlu Aydın Ilgaz da babasının burada bir festival düzenlemesini çok istediğini "Babam sağken, Sarı yazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu.” Diye belirtti. O zaman traktör sürücülüğü deneyimimle Cide’nin o daracık yollarını korka korka kaç saatte kat ettiğimi şimdi tam anımsayamıyorum. Ama bir şeyi çok iyi hatırlıyorum: “Böylesine bir doğa harikası – ki deniz kum ve dağı, 11 km.lik sahil şeridi, nerdeyse her metresinde denize girilebilen- sakin, şirin kasabaya neden ilgi göstermez devlet baba diye düşündüğümü…
1996’dan bu yana ülkenin ileri gelen yazar-çizer sanatçı tayfasından kimler ziyaret etmedi ki Ilgaz’ın türbesini, -O, insanın üzerine yıkılacakmış gibi duran evini…- Oldum olası bu tarihsel açıdan koruma altına alınan yapılara da bakar bakar üzülürüm, bu nasıl koruma ise… Bakımsızlıktan bir çoğu zaten kendiliğinden çöktü, çökecek… Ayrıca mal sahiplerini de açlığa evsiz-barksızlığa mahkum ederek. Zamanında gözünü açabilenler eski evi yıkıp zaten hanlar-hamamlar kurmuşlar. Ekonomik durumu iyi olmayanlar ise o yıkıntılarda ikamete mecbur kalmışlar, belki bir Müteahhide verip bir-iki daire dükkan alacakları zaman ise devlet baba “sarı levha”yı takıvermiş kapı girişinin sağına soluna. Ilgaz’ın evi de bunlardan biri işte. Yıllarca restoresi için yazıldı çizildi. Belediyesinden kaymakamlığına; Çınar Yayınları’ndan ADD’sine kadar…Yıllardır kimse tınmadı; bereket geçen yıl bu iş çözüme bağlandı eski ev yıkılarak, yerine aynı özellikleri taşıyan yeni yapıya başlanabildi, 2005’te…
Taşköprü’den 10.30 çıkıp yollarda hayli mola verip fotoğraf aldığım halde 13.00’de 172 km.lik yolu tamamlayıp yeni yoldan iniyoruz sahile. Hava oldukça serinlemiş deniz kenarında, pek giren yok birkaç genç ve çoluk çocuk dışında.Biraz ferahladıktan sonra yerel basından fotoğraflarını izlediğim kaba inşaatı tamamlanmış geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığından devralınan ve inşaasına bu yıl içinde başlanan “Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanatevi”nin önüne varıyoruz; yapı resim ve yazılarla donatılarak açılış törenine hazırlanmış; 100 metre ilersindeki ADD Şubesi de öyle… Derneğe uğramadan önünden geçerek öğretmen evinde ayırttığımız odamıza kavuşmak istiyoruz bir an önce: geçen yıl Turizm ve Otelcilik gözümüzü korkuttu, bize ayrılan yerleri satmışlar, yer bulmak olanaksız nerdeyse, ortada kalakaldık. Bereket Kızlar Pansiyonu’ndan bir yere yerleştirdiler de kurtulduk. Biraz bekledikten sonra geldi görevliler, odamıza yerleştik, dinlendikten sonraRıfat Ilgaz Evi’ne doğru yürüdük, kalabalık toplanmıştı 15.00’e doğru. Kastamonu’da bu yıl yapılan “Rıfat Ilgaz Sempozyumu”ndan ve daha önceden tanıdık yüzlerle hoşbeş ederek bir yandan da “Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Evi”ni, burada açılan “Hababam Sınıfı 50 Yaşında” ve Nesrin Şahin tarafından hazırlanan Rıfat Ilgaz/Sarıyazma sergisini gezerek görüntüler saptayıp dostlarla selamlaşıyoruz.
Kimler yok ki… Cide Belediye Başkanı Nejdet Demir, Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan, CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım, Günal Genç, Cide Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, Kastamonu Meslek Yüksekokulu müdürü Prof.Dr. Bahri Gökçebay, Mirati Madak, Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz, Nilgün Ilgaz, Anıl Ilgaz, Sevgili Kadir İncesu. Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Enver Ercan, Türkiye Yazarlar Sendikası Başkan Yardımcısı Mustafa Köz, Turhan Günay, B. Sadık Albayrak, Sempozyum vesilesiyle tanışıp dost olduğumuz Emel Dinseven, Cide Postası’ndan Ali Kesimci, Ali Nazlı, Ramazan Tuğtepe, Ilgaz’ın Minübüsçü Süleyman’ı, yıllarca Cide fotoğrafları ile Cide’yi bizlere tanıtıp daha da sevdiren Öğretmen dostumuz Recai Yılmaz, Cide Sporlu minik sporcular, Cide Halkoyunları ekibi, Gürcistan Halk Dansları Topluluğu, Cumhuriyet Okurları ve Cideliler…
Davul-zurna eşliğinde yazarın 1911'de doğduğu evin önünden başlayan festival yürüyüşü oldukça kalabalıktı. Korteji dükkan önlerinden ve evlerinin pencerelerinden izleyen halkın yanında Belediye Meydanında da kalabalık bir kitle ilgiyle izledi yapılan konuşmaları ve halk danslarını.Vilayetin pek ilgi göstermediği festivalde Atatürk anıtına çelenk konulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasından sonra ilk olarak söz alan Cide Belediye Başkanı, "Cide'mizi tüm dünyaya tanıtan Rıfat Ilgazımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Geçtiğimiz yıl Kültür Bakanlığında devraldığımız ve inşasına bu yıl içinde başladığımız Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanatevi'ni bitirmek için tüm Cide halkı olarak seferber olduk. Evi en kısa zamanda bitirebilmek için tüm Rıfat Ilgaz dostlarının desteğine ihtiyacımız var." dedi.
Çınar Yayınları sahibi Aydın Ilgaz ise "Babam sağken, Sarıyazma festivali düzenlenmesini istemişti. Festivalin Cide'nin ekonomisine ve gelişimine katkıda bulunacağına inanıyordu. Ne acıdır ki babamı yine bir 7 Temmuz günü kaybetmiştik. Ve yine bir 7 Temmuz günü babama sesleniyorum; Ruhun şâd olsun! Cideliler seni ayakta tutuyor ve yaşatıyor." dedi.
CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım ise Rıfat Ilgaz'ın Cidelinin, Kastamonulunun çilelerini eserlerine yansıttığını hatırlatarak "Dünya durdukça, aydınlık düşüncelerini yaşatmak hepimizin görevidir. Rıfat Ilgaz'ın aydınlık düşüncelerine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bize yakışan Rıfat Ilgaz ile bütünleşip ona daha çok sahip çıkmaktır." dedi.
Cide Kaymakamı Mustafa Ayhan ise, Cidelilerin, Cide Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali ile sahip oldukları güzellikleri tüm ülkeye tanıttıklarını ve yazarları Rıfat Ilgaz'a sahip çıktıklarını söyledi.
Konuşmalardan sonra Cide Halk Oyunları Ekibi ve Gürcistan Halk Dansları Topluluğu'nun gösterileri ilgiyle izlendi. Bu alanda Zühal Demirtaş'ın açtığı sergi de halkın ilgi ve beğenisini topladı. Gün boyunca bu sergilerin yanında Cide Atatürkçü Düşünce Derneğinde Kemal Ürgenç Karikatür Sergisini; akşam ise Kapalı Spor Salonunda Gürcistan Halk Dansları Gösterisi ile Recai Yılmaz Cide Resimleri Slayt Gösterisi izleme olanağı bulduk. Slayt gösterisinde Taşköprü'nün Ünlü Kuyu Kebabını da görünce önümde oturan Belediye Başkanına takılmadan edemedim: "Başkanım, sizi Hasan Altan'a şikayet edeceğim, bizim kuyu kebabımızı da çalmışsınız !..." dedim. Başkan, o bizim burada da yıllardır yapılıyor diye bir köy adı verdi Pazar günü gel de gösterelim sana da.. diye yanıtladı. Yanımda oturan Taşköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü "Bu bir davet galiba, sor bakalım Pazar günü bakarız ?" dedi ama ben işi fazla uzatıp gösterinin tılsımını bozmak istemedim. Gerçekten de çok güzel bir gösteriydi her ikisi de..
İkinci gün, "Rıfat Ilgaz'ın Şiiri" konulu paneli izledik Belediye Sahil Düğün Salonunda. TYS Genel Başkanı Enver Ercan, Cide'nin Rıfat Ilgaz sayesinde ilgi alanına girdiğini; Ilgaz'ın insanın gündelik yaşamı içinde karşılaştığı acıları, sıkıntıları şiirine aktardığını, edebiyatın her türünde yapıt vermiş ve kitlelere mâl olmuş bir yazar olduğunu belirtti konuşmasında.
Şair Mustafa Köz ise, Rıfat Ilgaz'ın şiirinin yaşamıyla örtüştüğünü, insan ve toplum odaklı olduğunu, Ilgaz'ın çağının tanığı bir aydın olduğunu vurguladı.
Yazar B. Sadık Albayrak da, Rıfat Ilgaz'ın günlük ve sıradan hayatı kendisine dayatılan zorunluluklarla yaşayan insanın şiirini yazdığını söyledi.
Nazım Hikmet Kültür Merkezi Edebiyat Atölyesinden Emel Dinseven; B. Sadık Albayrak, Yeliz Saygıner, Duygu Şarman "Kumdan Betona ve Cideli Çocukların Öyküsü" adlı okuma tiyatrosu çocuklarca olduğu kadar büyüklerce de büyük bir merak ve ilgiyle izlendi. Çocukların kendi öykülerini daha çok resimlerle ifade ettikleri görüldü çalışma sonunda. Emel Dinseven'in anlatımıyla bakın neler söylemiş Cideli gençlerimizden Başak: "..Ben bir Cideliyim / Deniziyle, toprağıyla / Ağacıyla, çiçeğiyle, / Ben bir Cideliyim." Buse de tatillerde bol bol kitap okuduğundan bahsetmiş. Ve çok önemli bir açıklamada bulunmuş. "Ben de kitaptaki şekilde okumayı hedefledim.Büyüyüp onun gibi iyi yerlere gireceğim." Sonra da KIRMIZI ,YEŞİL/ MAVİ DENİZ / İŞTE CİDEMİZ... / dizeleri ile Cide'nin sloganını hatırlatmış Buse ve bizlerden sloganı unutmamamızı rica etmiş. Beste ise "Havasıyla suyuyla aşık olduğum Cide" diye başlamış anlatmaya. Kırmızı güneş, yeşil orman, mavi deniz, İŞTE CİDEMİZ... diye sürdürmüş yazısını.
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın "İran: Bölgedeki Mayın" konulu panelinde aşırı sıcağa rağmen dinleyiciler panelin düzenlendiği Belediye Sahil Düğün Salonunu doldurdu, yalnızca bu panele katılmak için festivale gelenlerin olduğu görüldü. Soruları ve açıklamalarıyla aktif olarak katılıp olağanüstü bir ilgiyle izlediler konuşmayı. Balbay konuşmasında sık sık ABD Silahlı Kuvvetler dergisinden alınarak 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yeni Ortadoğu haritasını göstererek hep ayakta sürdürdü konuşmasını. Büyük Ortadoğu bölgesine ait, biri bugünkü, diğeri de gelecekteki olası ve olması gereken sınırları gösteren Irak'ın üçe bölündüğü ve büyük bir Kürt devletinin öngörüldüğü iki harita.. Irak'ta devam eden savaşa ve İran üzerinde oynanan oyunlara, bu süreçte Türkiye'ye verilmeye çalışan rollere dikkat çekerek Anadolu’nun Birliği olmadan Avrupa Birliğinin olamayacağını vurguladı. Konuşmasından sonra açık havada kitaplarını imzaladı. Günün etkinlikleri gece Limaniçinde yapılan Coşkun Sabah - Nadide Sultan konserleri ve Havai Fişek gösterileri ile son buldu. Konserleri izleyen Kastamonu Valisi Mustafa Kara, kısa bir konuşma yaparak Aydın Ilgaz'a da bir plaket verdi.
Pazar günü şarkı yarışması ve bisiklet yarışı düzenlendi. Biz de ADD'ye uğrayıp biraz alış veriş yaptık, biraz sohbet ettik dostlarla. Bu yıl ADD'nin dışta bırakılmasından dolayı biraz buruk gördüm onları. Aydın Bey'le Belediye öyle uygun görmüşler gibi sitemleri oldu. Ama tekrar şöyle bir dört duvarı kolaçan ettiğimde Rıfat Hocaya kırgınlıkları olmadığı belliydi: Resimleri, şiirleri, posterleri, evinin maketi ve sarı yazmalar ile sımbasıkış doldurmuşlardı Cumhurbaşkanımız Sezer'in de katkısıyla aldıkları yeni dernek binalarınının her köşesini. Bir de Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı posterleri dikkat çekiyordu Atatürk resimleri yanında.. Böylece üç günlük Cide ve Rıfat Ilgaz yolculuğunun sonu göründü. Hava soğumuş olduğundan deniz işimiz yatmıştı. Öğleden sonra Gideros'a gidip yemek yedikten sonra ani bir kararla Cidelileri Cideleri ve Rıfat Ilgazları ile baş başa bırakarak 2007 Temmuzunda tekrar görüşmek üzere vedalaşıp Taşköprü'ye geri döndük.